Delilik…

Delilik, yüzyıllardan beri erkekten çok kadına yakıştırılır. Edebiyat alanında da ‘deli’ diye geçiştirilmeye çalışılan, sonrasında güç de olsa hak ettikleri yeri bulan ya da bulacak olan yüzlerce aykırı kadın yazar var. Deliren, yoldan çıkan, deliliği, ölümü, çirkinliği, bedenin acısını, uygarlığın ikiyüzlülüğünü yazmaktan korkmayan kadınlar… 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle…

Yoldan çıkan, sapan, çıldıran, aklını kaçıran, deliren, intihar eden aykırı kadınlar… Deliliği, ölümü, çirkinliği, bedenin acısını, uygarlığın ikiyüzlülüğünü yazmaktan korkmayan kadınlar… Bu kadınlar ki ‘sırça fanus’larda nefessiz bıraktığımız, ‘kendine ait oda’larına kilit çaktığımız, ‘ölmeye yatma’larına izin verdiğimiz, ‘tımarhane yolculukları’nda yalnız bıraktığımız ve ‘ruhlarının üşümesi’ne seyirci kaldığımız yazarlar. Ve bu kadınlar şimdilerde ya ormanlarına, odalarına, bahçelerine çekildiler, ya bedenlerinin acılarıyla baş başa kaldılar ya da denizlerin, rüzgârların sesini dinleyip kül oldular, deniz oldular, hava oldular, toprak oldular.

Delilik, yüzyıllardan beri erkekten çok kadına yakıştırılır. Erasmus, ta 1509’da deliliği kürsüsünden indirirken ona kadın olduğunu itiraf ettirir. Özgürleştirici, mutluluk verici, karnavalesk ve devrimci bir mit olarak kucaklanan delilik aslında ötekileştirmenin, toplumdan soyutlamanın ve zindanlara kapatılmanın adıdır aynı zamanda. 19. yüzyıla gelindiğinde delilik daha ‘bilimsel’ bir şekilde tanımlansa da daha çok kadınların tutulduğu bir hastalıktır hâlâ. Belki de böyle olmasının nedeni, devrin tüm sosyo—kültürel değişme ve gelişmelerine karşın kadının evdeki durumunda bir değişiklik olmamasıdır. Kapılar hâlâ kilit altındadır, dışarısı genişledikçe ve zenginleştikçe içerisi daha da küçük görünür. Buhranlar ve histeri krizleri içinde ayılıp bayılan zayıf sinirli kadıncıklar, dönemin edebiyatında bir hayli yer bulurlar kendilerine.

Günümüzde bile kadınlar bu yaftayı kabullenip hapları birbiri ardına yuvarlamaktadırlar kolları bağlı. Oysa ki çoğu, kültürün bir ürünü olan ‘akıl hastalıkları’, özgür ve sıradışı aklı ezip yok etmek için uydurulmuş hilelerdir.

Travmalardan şizofreniye
Edebiyat alanında deli diye geçiştirilmeye çalışılan, sonrasında güç de olsa hak ettikleri yeri bulan ya da bulacak olan yüzlerce aykırı kadın yazar var. Bu kadınların yaşamlarında ya da metinlerinde pek çok tanımlı ‘akıl rahatsızlıkları’nın ipuçlarını örtük ya da açık bir şekilde bulabilirsiniz; şizofreni, paranoya, çoğul kişilik bozukluğu, mani, depresyon, melankoli, agorafobi… Bu ‘rahatsızlıklar’ intihara yönelme, duyarsızlaşma, benlik kaybı, gerçekle ilintinin kesilmesi, esrime, aşırı heyecan ve korku (Kadınlarda daha çok görünen savunma refleksi.), öfke (Genellikle erkeklerde görülen, kişiliğin korunmasını ve özerkliği sağlayan duygu durumu. Kadınlar en çok işlerine karışıldığında öfke duyuyorlar.), yorgunluk hissetmeme, uyumama, taşkınlık, yoğun bir düşünce kaosu, taşkınlık ve çöküntünün ardı sıra yinelenmesi, kaygı, bellek yitimi gibi davranış şekilleri ile kendilerini açığa çıkarırlar. Çoğu akıl rahatsızlığının aşırı çevre baskısından, çocukluktaki cinsel taciz vakalarından, travmalardan, aşırı stresten meydana geldiği düşünülürse, kadınların akıllarına hâkim olmamak gibi bir lüksü hak ettiklerini söylemeye bilmem gerek var mı?

Önce acı yaşam sonra acı dil
Duyusal algı ve hafızası gelişkin olan kadın böyle bir yaşamın tüm ayrıntılarını zihnine hapsederek, tüm çelişkilerini ve acılarını derinden duyumsayıp sırtlanarak elbette ki önce kaçınılmaz olarak delirir ve sonra da alır kalemi eline. Neşe Cehiz yazmaya nasıl başladığını şöyle anlatır ’Bir gece kendimi evin mutfak masasında buldum. Önümde koca bir tomar kağıtla. Nasıl yazıyorum ama! Hafif tırlatmış olmalıyım.’ Latife Tekin ise; ’Ben yazmaya başladığımda kafamın içi çınlamalar ve sözcüklerin gürültüsüyle doluydu. Ve ben yazmaya başladıkça, sessizleşme de başladı’ derken ’Sevgili Arsız Ölüm’deki küçük Dirmit canlanıverir. Yaşam, yaratmak isteyen kadını yaşatmamak için elinden ne geliyorsa yapar. Aslında yazmaktan, özgürce oynamaktan başka bir şey istemeyen Dirmit’i ailesi deli zanneder, cinlenmiş addeder. Sonunda defter yırtılır, dama çıkmak yasaklanır. Göçün benliğini ikiye böldüğü, çok yaralar almış, çok bastırmalar yaşamış Dirmit kadınların yazabilmek ve özgürce yaşamak için nelere katlandığını çok iyi anlatır. Toplumsal ve cinsel kimliği dahası benliği böylesine derin yarıklarla paramparça olmuş bu kadınlar her şeye rağmen yazmaya, savaşmaya devam ederler, makus talihlerinin üzerine hiç durup dinlenmeden hızla giderler. Yazan bir el ve düşünen bir yürek için daha yorucu olan bu yolculuklardan bir hayli yara alarak çıkarlar. Sözcükler bu acıları serinletmek, bu yorgunlukları dinlendirmek içindir. Ama içine girdikleri dil kendi seslerinin, sözlerinin dili olmadığından nefes alamazlar yeteri kadar.

Ölümüne yazma
Bilginin iktidarına yabancı, bilmek için ve bunu gösterebilmek için yazmayan, toplumun ve dilin kıskacı içinde kalan bu kadınlar, yazdıkça daha da derinleri kazımaya başlarlar. Yazma süreçleri ölümünedir adeta. Dehaları ve bir türlü yok edemedikleri yaratıcılıkları onların en büyük suçu ve işkencesine dönüşür. Dile ve içine düştükleri bu yaşama hapistirler. Bu hapsi reddetmeleri, bunun uğruna yazmaları kaçıklıktır sadece, kadınlar bu dile girince daha ayrıksı ve deli görünürler ama kimseye de zararları yoktur, zararları kendilerinedir sadece. Kadınlar zaten hep duygularıyla, edebi değeri bile olmayan boş lakırdılar yazmışlar ve çok da can sıkıcı olmuşlardır. Bu ötekilik kurgusuna kadınlar ezelden beri pek bir aşinadır zaten. Delilikle, ötekilikle yaşamayı, yüzleşmeyi erkeklerden çok daha iyi bilen kadınlar başka yaşamlar, başka diller bulmaya çalışırlar. Yarattıkları küçük alanlar içinde erkeklerin itiraflardan, aynalardan kaçan şişkin egolarının tersine o küçümsenmeye çalışılan gerçek duyguları, acıları ve bedenin seslerini büyük içi boş laflara inat yazıp dururlar. Bu kültür içinde yalnız, yabancı mahluklar olarak kalacaklarını bile bile kendiler ni dinlemeye ve görmeye cesaretleri olduğu için delice, esriyerek, umursamadan yazarlar. Bu sakatlığın kendi sakatlıkları değil toplumun sakatlığı olduğunu bilirler. Bu asıl sakatlıktan korunmak için kendilerini odalarına, sözlerine kapatırlar çoğu zaman. Ama bu kapanışta ötekileştirilen her şeye yer vardır.

Onları delirten bir başka neden de, dışarıyı çok fazla deneyimlemedikleri için kendilerini yazmaya daha çok yönelmeleridir. Bu içre yaşamlar, onların kendi derinliklerine daha çok dalmalarına neden olur. Ve ne yazık ki hafiften narsistleşmeleri de bundandır. İç hesaplaşmaları derin olduğu sürece acı ve acı olduğu miktarda delirticidir. Aslında yazma eyleminin salt kendisi bile onlar için delice ve marjinaldir. ’On altıncı yüzyılda üstün bir yetenekle doğan herhangi bir kadın hiç kuşkusuz çıldırır, kendini vurur ya da yaşamını köyün dışında bir kulübede korkulan ve alaya alınan bir yarı cadı, yarı büyücü olarak geçirirdi’ der Virginia Woolf. Yazmanın kadına yakıştırılmaması, yıllarca engellenmesi, onların yaratıcılıklarına inen darbeler ve farklı travmaların habercisidir. Yazmaktan yüzyıllarca korkmuştur kadın ve bu miras korkuların ilk söze dökülüşü elbette ‘aklı başında’ olmayacak, taşkın bir zihnin hızla boşalması şeklini alacaktır. Yine de yazmaya devam eder kadınlar deli olacaklarını göre göre. Çünkü delilik en büyük dirençtir hayata karşı.

Delidir ne yapsa yeridir
Delilik, aslında büyük mücadeleleri gerektirse de, bir taraftan da kadın yazar için eşi bulunmaz bir nimettir. Delirerek, toplumsal ve cinsel kimliklerin yapmasına izin vermediği bin bir şeyi rahatlıkla yapabilir söyleyebilir aslında. Söylemek istediklerini daha yüksek bir sesle daha korkutucu bir üslupla yazabilme şansı vardır. Bu yüzden de delirmiş kadın, uygarlığın görmek istemediği çöplerden hiç iğrenmez (çünkü iğrenmek öğretilmiş bir tahakküm aracıdır) ve tüm tabularla birlikte rahatça mutlaka değinir kitaplarında. Yaşama ve kendilerine karşı yönelttikleri sağaltıcı öfkenin boşalabilmesinin, hayatta kalabilmelerinin ve daha dürüstçe yaşamanın yoludur delice yazmak. Modernizmin gerektirdiği akla uygunluk, nedensellik önemsizdir. Sayısız alt gerçekliğe geçilebilir. Delice yazarak adeta erkeğin hareket alanını kısıtlar ve kadına devreder fazlasını. Geçmiş ve gelecekle bağı daha kopuk olduğundan erkeğin dediklerine, tarihine ve bilimine kulak asmasına gerek yoktur. Delilik kadın yazarlar için bazen varoluşsal bir dilemma bazen de hınzır bir maskedir. Fakat bu maskenin maliyeti çoğu zaman ağır bir bedele karşılık gelir.

Aykırı dil, yok ülke
Yazarların tüm bunları yapabilmesi için yeni bir dile ihtiyaçları vardır. Ingeborg Bachmann’ın dediği gibi ’yeni bir dil yaratılmadan yeni bir ülke yaratılamayacağı’ için yazarlar, kadınları sakat bırakan fallusmerkezli söz yerine kimi zaman onu bozup çarpıtıp delice bir kadın dili tutturur. Deliliğin sesi içlerindeki çığlığın duyulmasına az da olsa olanak verir. Dil artık döngüsel, tekrarlı, parçalı, tutarsız, zamansız, yersiz yurtsuz, çok katmanlı, duyguların deli dilidir. Kristeva, psikopatların dilinin erkek dilini parçalayabilecek güçte olduğunu söyler. Bu kısmen şiirsel olan dil esrimelerin hızı arttıkça akmadan çağlamaya geçer, noktalama işaretleri savsaklanır ve hatta yitip gider. Sözler okuyucuya nefes alacak an bırakmazlar. Doğa ve kültür çatışması, beden ve akıl çatışmasına paralel olarak metinde yoğun bir parçalanmayı da beraberinde getirir.

Yazarlar, başlangıçta sözün değil duygunun olduğunu bildiklerinden öncelikle duyguyu dinlemişler ve sözleri duygunun yönetmesine izin vermişlerdir. Kadınlar bu dilde, ikili karşıtlıklara, çizgisel zaman anlayışına, rasyonalitenin tahakkümüne, kadınlara yakıştırılan tüm ikincil temsillere ve erkek egemen kültüre karşı savaşırlar. Metinlerindeki özneler sürekli yeniden üretilir, istikrarsız ve çelişkilidir. Tek bir kimliğe yer yoktur. Beden önemli yer tutar çünkü bedenin arkaik vahşi kaba sesi tekrar geri gelmeli ve yazıya geçirilmelidir. Bu yüzden de beden tüm çirkinlikleri ve sakatlıklarıyla karşımıza çıkar. Bu ayrıksı kadınların metinleri genelde otobiyografiye yakın durur. Kendi trajedilerini görmekten kaçmayan, onlarla yüzyüze gelmekten korkmayan bu kadınlar çocukluk fobileriyle hesaplaşırlar öncelikle. Metinlerdeki en derin ve kaçınılmaz ortak imge ‘ölüm’dür. Bazen son, bazen başlangıç, bazen de bütünlüktür onlar için ve ölüm çoğunlukla ‘intihar’la gelir. Bu intiharlar bilinçlidir ve yöneldiği yer genellikle ‘deniz’dir. Çünkü deniz bir bütüne ve özgürlüğe kavuşmayı imler, arınmadır, geçmişin silinmesidir. Deniz, kapatılmış olmalarından gelen agorafobiyi, yerleşik düzenden kopuşu anlatır.

Yaşama direnme şekli, intihar
Romanları kendi döneminde kaba, iğrenç hatta pornografik bulunan ve edebiyat çevresi tarafından sürekli dışlanan Kate Chopin’in ’Uyanış’ında çizdiği ölüm tasviri, evli bir kadının ahlak ve beden arzuları arasındaki çatışması sonrasındaki bilinçli seçimidir. Chopin ahlakın insanlığın değişimine bağlı olarak farklılaştığının ama doğanın, insan bedeninin hep aynı bencil cinsel dürtülerle yönetildiğine inanır. ’Uyanış’taki Edna baştan çıkarıcı denize karşı koyamaz ve denizin sesini dinleyerek intihar eder. Doğa ve kültür çatışmasıdır bu. Ouse ırmağının sularına ceplerine koyduğu taşlarla girerek intihar eden en yaratıcı şizofrenlerden Virginia Woolf’a göre intihar, Mrs. Dalloway’e söylettiği gibi bir iletişim yolu, yaşama direnme şekli ve kucaklaşmadır. Mrs. Dalloway ve intihar eden Septimus Woolf’un iki ayrı kimliğini anlatır gibir. Romanlarında saatler ölümü imler çoğunlukla, yani Woolf yaşamın her tiktakında ölümün varlığını hatırlamak ister. Ona göre delilik de intihar gibi, tekerrüre, nizama ve konfora dayalı burjuva hayatından çok daha sahici, samimi bir damardır. Manik depresif yaşamı bilinçakışı metodunun en önemli metinlerinden olan ’Dalgalar’da kelimelere dökülür. O hem dalgalarda gidip gelen bir mantar hem kayalıkları aklıkla dolduran köpük hem de odadaki kızdır. Dalgalar bir dökülür, bir geri çekilir ve yine dökülürler, kıyıyı ezen büyük bir canavarın gümbürtüsü gibi. Rüzgar, hem dalgayı kabartarak yaşamı zorlaştırır, hem de sakinleştirip yağmuru indirecek bir araçtır. Deliliği bundan iyi anlatabilen sözcükler yoktur herhalde.

İntiharı, öfkeyi, deliliği ve yalnızlığı metinlerinin merkezinde tutan Sylvia Plath da daha 31 yaşındayken intihar eder. İmgelerinde ölüme tabuta benzeyen pek çok şey vardır. ’Sırça Fanus’ bir kadının ve bir yazarın nasıl deliliğe sürüklenip ne acılarla boğuştuğunun itirafnamesidir. Sylvia’ya ilk deli yaftasını yapıştıran bir erkektir. Ona sahip olup parmağına bir yüzük takma derdindeki bu adam onun dediklerini anlamaz, dinlemez bile, aslında Esther’i kimse anlamaz. Deniz onun da intihar için seçtiği yerlerden biridir. Geçirdiği şok ‘tedavisi’nden sonra Sylvia kendine sorar; ne suç işlemiştir ki ona böyle bir ceza vermişlerdir?

Zoraki hasta
Kate Millet’in ’Tımarhane Yolculuğu’nda da bu soru farklı şekillerde tekrar tekrar sorulur. Millet, Plath gibi soruları kendisine sormaktan çok çevresindeki insanlara sorar. Bu toplumsal düzenin deliliğe nasıl baktığıyla, delileri nasıl acımasızca etiketlediği ile ilgilenir daha çok. Kitapta deliliğin toplum tarafından planlanmış nasıl bir kıstırılma ve kapatılma olduğunu çok açıkça ve samimi bir şekilde anlatır. Onda da deniz büyük bir rahatlamayı imler. Deliliğin aslında hepimizin içinde saklı olduğunu ve bir şehvet gibi çok hızlı bir şekilde uyandırılabileceğini söyler. Delilik yaftası aslında herkesi delirten bir fişlemedir. Ne kadar iyileşirse iyileşsin bir deli hep deli olarak kalacaktır. Zoraki bir hastadır, hasta olduğunu kabul etmek zorundadır çünkü ölememektedir. Woolf ve Plath da hasta olduklarını kabul etmedikleri için ölümü seçmişlerdir belki de. Millet, zincirlenen ve sonucunda toplumla uyuşamadıkları için yok edilen bu deli zihinlerin aslında nelere kadir olduğunu çok doğru bir şekilde özetlemiştir; ’akıl yok olmuyor, kaçıyor, çünkü bir yerlere gidiyor.’ Akıl düşleme teslim olur, üretkenleşir ama farklı bir dil konuşmaya başlar. Çünkü depresyonda dünya ve dil yok olur, iç ses o kadar baskındır ki ne söz onu karşılayabilir ne de hız.

Kalbi yaşadığı acıya dayanamayarak henüz elli iki yaşındayken duran Sevim Burak’ın hikâyelerindeki dili tam da bu farklı dilin yazıdaki göstergesidir sanki. Kesik kesik cümleler noktasızdı. Harfler, kelimeler, sesler, büyür, hızlanır, tekrar eder, bitmez, sonlanmaz ve boşlukta yankılanır durur. Metin tam anlamıyla görsel bir sestir çünkü söz bir kitapta bile her şeye anlatmaya kadir değildir. Burak söze tapınmaz, onu putlaştırmaz. Hikâyelerindeki kişiler normal değildir hatta tam anlamıyla gerçek bile değildir ama hüzün apaçık okunur satırlardan. Aşklar gömülü, aileler uzak ve beden acı içindedir. Hastaneler hastalar kabustur. Umutsuz acı içindeki insanlar yaşıyormuş gibi yaparlar. Yazarak ölüm korkusuna karşı çıktığını söyler Burak, bir radyo programında ve bir yandan da ekler; hikâye yazmak ölüme karar vermek gibidir benim için. Ölümle hep savaşmıştır tüm yaşamı boyunca.

Ne çılgın, ne akıllı
Leyla Erbil’in dili de bu dünyanın bu edebiyatın dili değildir sanki. Deli dili onu da kutsamıştır. Yazım şekilleri farklıdır, noktalama işaretleri yenidir, metin — zaman iç içedir. Biçim ve içerik gerçek anlamıyla çok katmanlı bir bütündür. ’Cüce’de Zenime, ’Üç Başlı Ejderha’da kadınlar delidir ve ölümle savaşırlar, oynarlar hatta. Silinirler sanki bu dünyadan giderek ve bilerek. Ve Erbil’i belki de en iyi anlayan kadim dostu, acı dolu yolculuklardan geçmiş yazarlardan biri de Tezer Özlü’dür. Ölüm ve delilik yıllarca, satırlarca kol gezer onun yaşamında ve sanatında. ’Kalanlar’da aklın bittiği ve çıldırmanın başladığı anları anlatır. Kendini özgürleştiren beyni boşluğa fırlar adeta. 20—30 yaşları arasında hem çılgın hem akıllı, 30—40 yaşları arasında ne çılgın, ne akıllı olduğunu söylerken bu yolculuğun onu artık iyiden iyiye yorduğunun işaretlerini vermektedir, tıpkı Woolf gibi. ‘Yaşamın ucuna yolculuk’ yapma zamanın yaklaştığını hisseder. Her şey doyumsuz her şey sıkıntı verir ona. Özlü’de de her şey giderek yitmekte, sönükleşmektedir, Erbil’in kahramanlarında olduğu gibi. Ama ölümün bu kadar yakınında durmasına ve Pavese’yi ölüme götüren, tabuta benzeyen asansöre binmesine rağmen ölüm ona uğramaktan vazgeçer son anda. Özlü de ölümü soluyup soluyup çevresini yaşamla donatanlardandır.

Ingeborg Bachmann’ın ölümü geldiğinde ’Ölüm Türleri’ daha tamamlanamamıştır. Ne yazık ki bu türler yepyeni savaşsız bir dünyaya atılan daha ilk adımlardır. Kürsüsünün de adı olan ‘Yokülke’ için yazılmaktadır. ’…ben ise yalnız başıma yatmaktayım yaralarımla, buzdan dikenlerin içinde’ derken bile yeni bir dilin hayalini kurar Bachmann. Yeni dünyalar tüm bu aykırı kadınlar için doğanın içinde saklıdır. ’Sudan nefret eden, yeşilden nefret eden anlamaz bu dünyaları’ der yazar. Umutlarının tükendiği bu eski dünyada insanın insana yaptıklarından öldüğünü, savaşın, faşizmin iki insan arasında başladığını, iç dünyaların ağır ağır öldürüldüğünü görür. Ama yazar yine de inanmaktadır geleceğe.

Sevgi Soysal tüm yaşamı boyunca dönemin politik yapısına inat toplumun tüm çelişkilerini, acılarını görse de ve yazsa da, yine de umutla bakabilmektedir yaşama; ’Doğadaki her yenilikten, bahardan ve gençlikten hoşlanışım, doğadaki yenilenme gücünü, ucundan da olsa koparmayı’. Ölüme ‘Hoş geldin’ derken bile cesaretinden hiçbir şey yitirmemiştir aslında.

En zoru sağ kalmak
Aslı Erdoğan ise ölüme çılgıncasına atlayıp, onu içine çekip, kıyısında dolaşıp, özgürlüğünü farklı bir biçimde ilan edenlerdendir. ’Hayatın Sessizliği’nde sağ kalmayı, yani en zoru seçer. Tüm yorgunluğu ve cehennemi acısı ile en büyük hesaplaşmalardan birini yapar bu sessizlik içinde. Yolculuğunda ona eşlik edebilmek her anayiğidin işi değildir dahası tüm bu iç dünyaları aklı kaçırmadan okuyabilmek pek mümkün değildir. Ölümü, şiddeti delice bir sakinlikle yazabilmenin de aynı şekilde, çıldırmamış bir akıldan çıkması olanaklı değildir.

Ruth Rendell, Perihan Mağden, Şebnem İşigüzel’in kahramanları kandan, cinayetten öyle bir doğallıkla söz edip işlerini öyle hızla bitirirler ki tüm klişeler baş aşağı geliverir. Nilgün Marmara için de doğaldır ölüm. ’Hayatın neresinden dönülse kârdır’ diyorsa bir insan, ölümle böylesine şakalaşabiliyorsa artık, o insan ya kendini öldürecektir ya da ölümsüzdür zaten. 29 yaşında ölen ve bir Sylvia Plath tezini arkasında bırakan Marmara, arka bahçelerden o acı yolculuklardan geçmeden gelmemiştir o dizelere. Lale Müldür de o bahçelere sürekli gidip gelir; ’I’m lost in this mystic garden.’ Bahçe, orman, deniz gibi imgeler hem kadının doğaya yakınlığını hem de onu uygarlıktan koruyan, acılı yolculuklar için son durak olan bir sığınağı imler. Sevim Burak bir türlü ‘orman’a dönemediğinden ve öldürüye devam ettiğinden yakınır. Latife Tekin, ’Ormanda Ölüm Yokmuş’ romanında ormana kaçan, ama orada ölümü bulmayıp kente dönen insanların umutsuzluğunu anlatır ama bir sonraki romanında yazar tekrar oraya döner ve bu sefer arkasındaki her şeyi unutarak girer bahçeye. Orada her şeyden arınarak doğanın diline ulaşmaya çalışır. Çünkü bambaşka bir dildir onunki, hafif suskun. Yazar da okuyucu da kendi ormanını yaratma gücü ile çıkar romandan.

Margaret Atwood, ’Surfacing’ ve ’Antilop ve Flurya’da garip disütopik bir kurtuluşu kendi yarattığı ormanlarda arar Tekin gibi. Kentteki ve doğadaki çift kişilikliği, kadınların köksüzlüğünü tartışır romanlarında. Tezer Özlü ’Yaşamın Ucuna Yolculuk’ta ölümün ve yaşamın doğayla nasıl garip bir bütüne erdiklerini söze döker: ’Ve yaşam yalnız rüzgar, yalnız gökyüzü, yalnız yapraklar ve yalnız hiç’ tir. Yaşamın hiçliği ve ormanın yaşanacak tek yer olması betimlemesi Aslı Erdoğan’da da vardır. Erdoğan ’Ormanın suskunluğunda dolanacaktım bir ömür boyu, var olabileceğim tek yerin sınırlarında.’ der.

Kendini ‘atıverme’ telaşı
Ormana, doğaya kaçış, kapatılmaların, içe dönmelerin ağırlığını bir parça azaltmak, yükleri bırakmak, nefes almak içindir adeta, orada eski ezilmiş yıpratılmış eski benler ölür, deli benler özgürlüğüne kavuşur. Ormanların yerini bazen sokaklar alır, tüm duvarlar üstlerine geldiğinde sokaklara atar kendilerini kadınlar. Zaten tüm metinlerde doğaya da olsa, sokağa da olsa, havaya da olsa, denize de olsa kendini bir ‘atıverme’ davranışı yerleşmiştir. Elif Şafak’ın ’Araf’ındaki Gail’i de çatışan benliklerine dayanamayıp bu yaşamda daha fazla yaşamaya gerek duymamış ve kendini atıvermiştir boğazın sularına. Uçmak Cixous’un da dediği gibi daha çok kadındır, dilde uçmak ve dili uçurmak bütündür. Bu kaçmalar, uçmalar, yüzmelerin nedeni zihinlerin ve bedenlerin ‘kapatılmış’ olmasının yarattığı saplantıdır. Kadın güçsüzleştikçe, derdini kimselerin anlamadığını gördükçe, çıkışları bulamadıkça daha çok kapatır kendini, üstüne kilitler kapıları, iç sesini odalar, yataklar, ağlar, kozalar, fanuslar dinler.

Iris Murdoch bütün hesaplaşmalarından sonra kendini bir ağa kapatır. Kendi hayal ve düşüncelerinden oluşmuş bir ağa. Herkes her şey yanlış anlaşılmıştır. Bu mizahi iç hesaplaşma onu sonunda gerçek hakikate ve benliğin ötesine götürür. Sevgi Soysal’ın ’Yürümek’ romanının Ela’sı da, ’Tante Rosa’daki Rosa’sı da farklı şekillerde de olsa kadının verili kimliği ve kendi iç benlikleri arasındaki ikilemlerini, savaşlarını çarpıcı bir şekilde anlatır. Tüm yaşamı boyunca Rosa sevgi, yaşam ve direnç dolu bir delidir. Tüm çabalarına karşı odasında ve bir başına ölür.

Adalet Ağaoğlu ’Dar Zamanlar’ın da yazar kahramanı Aysel’i yine bir iç mekânda ölmeye yatırır iç hesaplaşmaları için, otel odasında ölümü bekler kadın. Oda kadının kendi havasız fanusunu simgeler, burada tüm geçmişiyle, travmalarıyla, kâbuslarıyla bir başınadır kadın. Bu aykırı kadınlar romanlarında sayfa sayfa kâbuslarla karşılarlar okuyucuyu. Ağaoğlu da Erbil de Şafak da kâbusların o mistik dilinden anlatırlar çatışmaları, zihnin acılarını. ’Kırmızı Pelerinli Kent’teki Özgür de ölümcül kâbuslar ve çürümüş bir benliği sırtlayıp aklını büyük şehirde bırakarak en vahşi kente gider. Ve kâbus gibi aynalar da bütün sayfalardan yansır hepimizin yüzlerine doğru. Aynaya bakabilmek kâbusları anlatabilmek kadar zordur, cesaret gerektirir.

Ve meczupluk ve sakatlık ve çöpler, görmek istemediklerimiz utanıp sıkıldığımız yok saydığımız her şey, bu deli kadınların kitaplarında utanmazca arzı endam ederler. Elfirede Jelinek’in piyanisti Erika’nın yıkıcı sado—mazoşizmi, ’Cüce’deki, ’Mahrem’deki, ’Aşk İşaretleri’ndeki cüceler, ’Bit Palas’taki, ’Berci Kristin Çöp Masalları’ndaki arsız çirkin çöpler ve Aslı Biçen’in ’Elime Tutun’ romanındaki gibi deliren dilsizler. Tüm bu imgeler ve karakterler ikiyüzlülüklerimizi yüzümüze vurmak ve unutmak istediklerimizi hatırlatmak içindir.

Bu kadınların hepsi savaşçıdır ama ölümleri yenilgi ya da kaçış, delilikleri zayıflık değildir. Ne büyük bir ayrıcalıktır ki yaratmışlar, yarattıklarını hissedebilmişler ve kimsenin gitmeye cesaret edemeyecekleri yerleri görmüşlerdir; Woolf Chopin’i hissetmiş, Plath Woolf’a inanmış, Marmara Plath’e gitmiştir.

Deliren, deliliği yazan bütün aykırı kadınlar, derinden büyük bir coşkuyla kavradıkları dirençleri ve yaşama karşı mücadeleleri yüzünden metinlerini mutlu sonlarla değilse de garip bir umutla bitirirler. Bu dünyada mutluluk yoktur ama gelecek için umut hep vardır, yaratıcı zihin bunun için hep tetiktedir.

Yeryüzündeki bütün kadınların delirmesi dileğiyle, tüm emekçi kadınların ve kendini kadın hissedenlerin 8 Mart’ı kutlu olsun. By Senem Kale

Türk öyküsünde ”Kadınlık Durumu”

Türk öyküsünde ”Kadınlık Durumu” ve öncü asi kadınlar
GÜNER ENER, SEVGİ SOYSAL, ASLI ERDOĞAN

Kadınlık durumu”nu bir ”düzen sorunu” olarak gören (benim inceleme fırsatını bulduğum) üç kadın yazar var: Güner Ener, Sevgi Soysal ve onların mirasçısı olarak gördüğüm Aslı Erdoğan. Bu yazarlar düzeni eleştirmek için kadınlık durumunu bir metafor olarak kullanıyorlar ve alabildiğine sert bir düzen eleştirisi yapıyorlar. Her üçü de taklitçi bir biçimde değil fakat gerçekten radikal yazarlar… Çünkü bırakın feminist olmayı, kadın olarak kadınlar için yazmak bile çok kaygan bir zemin: Nörotik erkek düşmanlığı ve cinsiyet ayrımcılığı, ataerkil değerlere bilinçsizce saldırı ve bilinçsizce teslimiyet, kadın yaşamını reformize etme fantazilerini yazarken bilinçaltında benimsenmiş ve özümsenmiş ve bu yüzden de olmadık yer ve zamanlarda su yüzüne çıkan erkek söylemi ve dili; tatlı/zarif kadından birden öfkeden gözü dönmüş deli kadın arasında yaşanan gelgitler, psikolojik ikilemler, okuyucusunun bilincini açmaktan çok köreltecek duygulanmalar ve aldanışlar, aşk ve cinsellik konusundaki cehalet ve tutuculuğun yol açtığı sığlık yüzünden konulan yanlış teşhisler…birçok kadın yazarı bulunmaları gereken çağdaş çizginin hep berisine hapsediyor ve yazdıklarını önemsizleştiriyor.

Kadınlık durumu nedir?

Yalnızca kadını erkekten ayıran biyolojik farklılıkların (menstruasyon, doğurganlık, emzirme v.s) ortaya çıkardığı duyarlılıklar ve farklı bakış açısı değil, fakat aynı zamanda erkek egemen bir toplumda var olan toplumsal ve ekonomik faktörlerin yarattığı kadın karşıtı söylem ve değerler ile bunların kadın üzerindeki psikolojik sonuçları ve yaptırımları kısaca ”kadınlık durumu” dediğimiz biraz trajedi, biraz da komedi ile renklendirilmiş bir kültürel alt kategoriyi yaratmaktadır .

1960’ların sonlarında ortaya çıkan feminist eleştiri kadın sorunlarını çeşitli edebiyat biçimlerinde (öncelikle roman, öykü, tiyatroda) yorumlamak ve erkek egemen (phallocentrıc) ideolojinin yarattığı ataerkil tavır ve değerleri açığa çıkarmak, sorgulamak, eleştirmek ve değiştirmek için üretilmeye başlandı. Cinsel kutuplaşmada baskın tarafın, erkek tarafının kadınlara dikte ettirdiği, yansıttığı betimsel (representational) kadın imgeleri tartışmaya açıldı. Kadın ve erkek yazarların yarattığı cinsiyet nosyonları sergilendi.

Bu polemikler sonunda edebiyatı da aşarak siyasal konulara taşındı: Kadının baskı gördüğü, sömürüldüğü, haksızlığa uğratıldığı, sosyoekonomik statüsünün en gelişmiş toplumlarda bile erkeğin çok gerisinde kaldığı görülünce yeni politikalar üretme gereği ortaya çıktı. Bu nedenle feminist eleştiri pek çok batılı ülkede çok önemli bir işlevi yerine getirdi: Edebiyatın sağladığı veriler ışığında toplumsal yaşam yeniden gözden geçirildi. Üstü kapalı ve bir o kadar da karmaşık bir ırkçılık biçimi olan kadının aşağılanması su yüzüne çıktı. Bu konuda Kate Millett, Germaine Greer, Schlamith Firestone, Betty Friedan, Elaine Show gibi isimler ilk kuramsal örnekleri ve unutulmaz yapıtları ortaya koydular. Mary Wollstonecraft’in Kadın Haklarının Bir Savunması (1792) ve Margaret Fuller’in 19.Yüzyılda Kadın (1845) adlı ünlü denemeleriyle başlattıkları çabaları sürdürdüler.

Feminist eleştiri ne yazık ki böyle canlı ve coşkulu (yani özgün) bir biçimde Türkiye’ye ulaşamadı. Fakat feminist edebiyat ulaştı. Sevgi Soysal’ın 1968’de ilk baskısı yapılan Tante Rosa adlı öyküler kitabı ”kadınlık durumu” üzerine inanılmaz ironiler ve çarpıcı gerçeklerle dolu özgün bir çalışmaydı. Sevgi Soysal daha sonra yazdığı roman ve öyküleriyle bu konunun ideologlarından biri olduğunu kanıtladı (ve tabii eylemcisi de oldu).

Ancak kadınlık durumunun ilk eleştirisi ve Tante Rosa’dan daha sert ve radikal bir yorumu (belki de Soysal kaleme sarılmadan önce) Güner Ener’in 1959—1965 yılları arasında yazdığı öyküleri içeren ve ilk baskısı 1969’da yapılan Eylül Yorgunu adlı kitabında yapılmıştı. (Ben Güner Ener’i ne yazık ki İmge Kitabevinin 2000 yılında yaptığı ikinci basımında tanıyabildim.) Ener bu kitabında cinsel tabuları yıkıyor. ”Dikine Eğri” (1959); çocukluk eğitimini eleştiriyor, ”Bir Mektup Yazdım Dört Ucu kara” (1960); kadın olarak toplumla çatışıyor ve aşkı sorguluyor, ”İyi misiniz?” (1960); ataerkil kültürün bunalımlı, intihar eğilimli kadın kurbanlarını gözlüyor, ”Elgin” (1961) baba—kız, anne—kız ilişkisini biraz da Freudian bir bakış açısıyla sorguluyor, ”Tuzluçayır” (1962); metaforik anlamda kadın olmanın dehşeti ve toplumsal damgasından (stigma) bahsediyor, ”Üçüncü Kişi, Tekil” (1963); olağanüstü bir iç monologla düzen eleştirisi yapıyor, ”Bozuk Düzenden” (1963); Edgar Allan Poe’nun ”Tell—Tale Heart” öyküsü tipinde bir sanal (kadın) suçludan bahsediyor, ”Başarısız Suçlu” (1964); tükenmiş kadın psikolojisinin yol açtığı intiharlardan, ”Eylül Yorgunu” (1965) ve kadın ölümünden ”Kırkbirinci Gün” (1965) bahsediyor.

Güner Ener ve Sevgi Soysal yan yana getirildiklerinde edebiyatımızın iki öncü—asi kadınının portresiyle karşılaşıyoruz. Aynı konuları farklı vurgular ve doğru saptamalarla yapan iki kadın… Ataerkil düzene, onun kadın tanımına, kadını yok sayan değerlerine meydan okuyan iki kadın. Sevgi Soysal Tante Rosa’da kadınlık durumunu şiirsel (ama trajikomik bir biçimde) başlarda şöyle anlatıyor:

”Bir kartopu uçup Tante Rosa’nın camını kırdı. İçeriye ayaz doldu, kar doldu, kiliseden dönen kocasının varlığı doldu, çocuk emeceği kadar emmişti, memede uyudu. Tante rose memesiyle camdaki deliği doldurdu, ayaz memesini ısırdı, kiliseden dönen kadınlar şapkalarını çıkarıp yüzlerine tuttular ve yan gözle Tante Rosa’nın kocasına baktılar. Tante Rosa’nın kocası hiçbir şey duymadı, evdeki kaz kızartmasını düşünüyordu, her Pazar sabahı yenen kaz kızartmasını ve elma pastasını, sıcak kahveyi.

Sonra birinci çocuk ağladı, ikinci çocuk ağladı, bebek ağladı. Tante Rosa göğsünü ilikledi, yerleri süpürerek sahanlıkta yürüdü, tahta merdivenler gıcırdadılar…

Bir mektup bıraktı Tante Rose arkada, üç çocuk bıraktı, biri emzikte, kaz kızartması ve elma pastası yapmasını, yemek masası örtülerini kolalamasını, dolapları yerleştirmesini öğrettiği hizmetçi kızı bıraktı…(ss.20—22)

Güner Ener ise ”Eylül Yorgunu”nda daha öfkeli (daha yıkıcı) bir tavırla yazmaktaydı;

Demek ki neymiş; kız beşiğe, çeyiz sandığaymış. Üstelik sizin namus kavramınız da nane ruhu denli uçyum—kaçtım bir şeymiş. Amanın sıkı tutun. Özellikle bekâretleri. Kendinizin, kızınızın, kardeşinizin, komşunuzun, eşin dostun, hısım akrabanın. ”Aa onun namusu bize düşer”. Size bok yemek düşer aslında… ”Bozuk Düzenden” (s. 62)

Sevgi Soysal genç yaşta öldü. Güner Ener ise kırıldı ve tek kitapta kalmaya karar verip asıl mesleği olan resme döndü; ülkeyi de terk etti. Ener ve Soysal özgünlükleri, dinamik anlatımları, keskin gözlemleri ve doğru saptamalarıyla kadın edebiyatımızı yerellikten kurtarıp evrensel boyutlara taşıyabildiler. Sevgi Soysal kadınlara bütün başarısızlıklarına aldırmayıp kendi kendilerini sevmelerini söylüyor ve bir dayanışma (siyasal implikasyonları olan bir dayanışma, bir sisterhood) öneriyordu. Güner Ener ise toplumsal yargılara boş verip topluma diklenip tam bir birey gibi yaşamayı.

Ülkemizde Güner Ener ve Sevgi Soysal’ın ilk örneklerini oluşturduğu bir siyasallaşmış kızkardeşlik (sisterhood) projesinin gerisinde bütün kültürler ve ırklar düzeyinde başlıca şu varsayımların bulunabileceğini son araştırmalar göstermiştir:

1. Cinsiyet (Gender) baskının başlıca kaynağıdır ve bütün baskı biçimleri için model oluşturur.

2. Baskı iki uçludur: boyun eğmişlik ya da erkek egemen kültürden dışlanmışlık kuşatılmış kadınlık durumu içinde yer almak için yeterlidir. Bu nedenle bu kategorilere giren erkeklerin de kadınların durumundan farkı yoktur.

3. Yalnızca bir grubun, kültüre, ırka, sınıfa, eğitime, mesleğe ya da herhangi başka bir kritere göre dernekleşmesi, farklılıkları dışlayan ethnocentric ve seçkinci bir baskı gurubu oluşturabilir. Dayanışma dernekleşme değildir.

4. Belli kriterleren dayalı kadın kültürü ya da alanı yoktur. Egemen kültürün tanımladığı cinsiyet alanları vardır ve bunlar ekonomik, politik ve toplumsal olarak baskın gruplar tarafından belirlenir. (Dolayısıyla kurbanlar hem kadınlar hem de erkekler arasından çıkabilir.)

Daha kadın duyarlılığına bile sahip çıkmaktan çekinen, Erendüz Atasü’nün bir gazete yazısında belirttiği gibi, ”kadın kimliklerini geri çeken” kadın yazarların bulunduğu ülkemizde, son araştırmalarla varılan sonuçlar Güner Ener ve Sevgi Soysal’ın yaptıkları saptamaların doğruluğunu bir kez daha ortaya koydu: Kadınlık sorunuyla başlayan baskı ve sömürü, düzen sorununun en önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Güner Ener ve Soysal bu nedenle kadınlık sorununu yerellikten kurtarmayı, ”öteki” grupları da kucaklamayı hedefliyorlardı. Güner Ener’in ”Dikine Eğri” öyküsünde (ki Aralık 1959’da yazılmıştı) anlatıcı—kadın kahramanın sokakta konuştuğu bir kambur adamla gidip yatması onun kadın olarak, her çeşit ritüelden ve egemen kültürün erkek estetiği konusundaki dayatmalarından arınma çabasıdır.

Aslı Erdoğan, Güner Ener ve Sevgi Soysal’ın başlattığı zincirin son halkasını oluşturuyor. Özgürleşebilen, dolayısıyla yerellikten kurtulabilen bir kadın yazar, Aslı Erdoğan. Kendisinden önce gelen yazarlar gibi Erdoğan’ın öyküleri de öncelikle kadının yerini sorgulayan bir başkaldırı, düzen eleştirisi, simge ve metaforlardan yola çıkarak çözümlemelere ulaşan bir mitleştirme (dolayısıyla unutturmama) çabası. Güner Ener’in ”Üçüncü Kişi, Tekil” öyküsündeki ”göğsüne köküne kadar gömülmüş kara saplı bir bıçakla” ortalarda dolaşıp çevreye korku salan kadın, Aslı Erdoğan’ın ”Yitik Gözün Boşluğunda” adlı öyküsünde tek gözü ameliyatla alınmış, göz boşluğu sürekli kan—irin karışımı kanayan ve çevresine aynı korkuyu salan kadın olarak karşımıza çıkıyor. ”Kadınlık durumu”nun bu morbid metaforlarla bundan daha etkileyici modernist bir yorumunu bulmak güç. Aslı Erdoğan bir hapsedilmişlik duygusunu da kolayca yaşatıyor okuyucuya.

”Tek gözlü bir kadın hayaletten bile daha korkutucu. İnsanların yüzümü görünce kapıldıkları dehşetten, ansızın iri iri açılan gözlerden, kaçırılan bakışlardan, korku ve tiksintiyle çarpılan ağızlardan bıktığım için gündüzleri olabildiğince az dışarı çıkıyorum.” (s. 39)

İşte Aslı Erdoğan’ı Güner Ener ve Sevgi Soysal’ın mirasçısı yapan bu özgün yaklaşımı, onlarla paylaştığı ”kadınlık durumundan” yola çıkan düzen eleştirisi. Şuna inanıyorum ki, Aslı Erdoğan’ın aynı öyküde yazdığı şu satırlara her iki yazar da imzalarını atabilirler ve bir ”sisterhood” zincirini güçlendirebilirlerdi:

Cenevre’deki ilk gecelerimde, sokaklarda, diskolarda, barlarda sevgilileriyle sarmaş dolaş yürüyen, dans eden, öpüşen, kahkahalar atan on üç—on dört yaşındaki kızları görünce içim cız ederdi. İlk gençlik yıllarımı benden çalmıştı Türkiye ve onları başka hiçbir ülke geri veremezdi. Zamanla içimi acıtanın bu kızların özgürlüklerinden de öte mutlulukları olduğunu anladım. Genç ve umut yüklü bakışlarla seyrediyorlardı dünyayı; yanlarındaki delikanlılar onları sevgiyle, hayranlıkla, tutkuyla kucaklıyordu; hiç tokat yememişler ve büyük olasılıkla bir ömür boyu yemeyeceklerdi. Doğup büyüdükleri topraklar gelişip serpilmelerini, gerçek boylarına erişmelerini, mevsimi geldiğinde çiçek açmalarını sağlayacaktı. Daha şimdiden küçük birer Tanrıçaydı hepsi. Ülkemdeki erkekler kadınlara böyle bakmıyor, böyle davranmıyordu. O yaşlardaki ilk ilişkilerimden aklımda kalan ”ne koparsan kârdır” türünden bir cinsellik, nedenini bir türlü çözemediğim aşağılanmalar, karşımda beliren zerbalar, timsahlar, cadı yakma törenleri, orospu yaftalarıydı.

Avrupada’nın orta yerinde bile Ortadoğulu kadınları bir bakışta ayırt edebilirim. Hepimizin gözlerinde derin bir korku ve hüzün var. Özgüvenimizi hiçbir zaman kazanamamışız, gururumuz Rasputin gibi yaralarla dolu…” (ss.14—15)

Aslı Erdoğan aydın kadın, düşünen kadın, cinselliğini yaşayabilen kadın olmanın Türkiye’de ödenmesi gereken bedelinden bahsetmektedir. Söylediklerinde de doğrusu hiç abartı yoktur ve sanki Sevgi Soysal’ın çektiklerini, ölümünü; Güner Ener’in hırpalanması, yabancılaşması ve kendini yolladığı sürgünü anımsatmaktadır bize. Aslı Erdoğan’ın devraldığı bayrağı uzun yıllar taşıması (sonunun kötü olmaması) ve emin ellere teslim etmesi dileğiyle. By Sevinç Özer