Türk öyküsünde ”Kadınlık Durumu”

Türk öyküsünde ”Kadınlık Durumu” ve öncü asi kadınlar
GÜNER ENER, SEVGİ SOYSAL, ASLI ERDOĞAN

Kadınlık durumu”nu bir ”düzen sorunu” olarak gören (benim inceleme fırsatını bulduğum) üç kadın yazar var: Güner Ener, Sevgi Soysal ve onların mirasçısı olarak gördüğüm Aslı Erdoğan. Bu yazarlar düzeni eleştirmek için kadınlık durumunu bir metafor olarak kullanıyorlar ve alabildiğine sert bir düzen eleştirisi yapıyorlar. Her üçü de taklitçi bir biçimde değil fakat gerçekten radikal yazarlar… Çünkü bırakın feminist olmayı, kadın olarak kadınlar için yazmak bile çok kaygan bir zemin: Nörotik erkek düşmanlığı ve cinsiyet ayrımcılığı, ataerkil değerlere bilinçsizce saldırı ve bilinçsizce teslimiyet, kadın yaşamını reformize etme fantazilerini yazarken bilinçaltında benimsenmiş ve özümsenmiş ve bu yüzden de olmadık yer ve zamanlarda su yüzüne çıkan erkek söylemi ve dili; tatlı/zarif kadından birden öfkeden gözü dönmüş deli kadın arasında yaşanan gelgitler, psikolojik ikilemler, okuyucusunun bilincini açmaktan çok köreltecek duygulanmalar ve aldanışlar, aşk ve cinsellik konusundaki cehalet ve tutuculuğun yol açtığı sığlık yüzünden konulan yanlış teşhisler…birçok kadın yazarı bulunmaları gereken çağdaş çizginin hep berisine hapsediyor ve yazdıklarını önemsizleştiriyor.

Kadınlık durumu nedir?

Yalnızca kadını erkekten ayıran biyolojik farklılıkların (menstruasyon, doğurganlık, emzirme v.s) ortaya çıkardığı duyarlılıklar ve farklı bakış açısı değil, fakat aynı zamanda erkek egemen bir toplumda var olan toplumsal ve ekonomik faktörlerin yarattığı kadın karşıtı söylem ve değerler ile bunların kadın üzerindeki psikolojik sonuçları ve yaptırımları kısaca ”kadınlık durumu” dediğimiz biraz trajedi, biraz da komedi ile renklendirilmiş bir kültürel alt kategoriyi yaratmaktadır .

1960’ların sonlarında ortaya çıkan feminist eleştiri kadın sorunlarını çeşitli edebiyat biçimlerinde (öncelikle roman, öykü, tiyatroda) yorumlamak ve erkek egemen (phallocentrıc) ideolojinin yarattığı ataerkil tavır ve değerleri açığa çıkarmak, sorgulamak, eleştirmek ve değiştirmek için üretilmeye başlandı. Cinsel kutuplaşmada baskın tarafın, erkek tarafının kadınlara dikte ettirdiği, yansıttığı betimsel (representational) kadın imgeleri tartışmaya açıldı. Kadın ve erkek yazarların yarattığı cinsiyet nosyonları sergilendi.

Bu polemikler sonunda edebiyatı da aşarak siyasal konulara taşındı: Kadının baskı gördüğü, sömürüldüğü, haksızlığa uğratıldığı, sosyoekonomik statüsünün en gelişmiş toplumlarda bile erkeğin çok gerisinde kaldığı görülünce yeni politikalar üretme gereği ortaya çıktı. Bu nedenle feminist eleştiri pek çok batılı ülkede çok önemli bir işlevi yerine getirdi: Edebiyatın sağladığı veriler ışığında toplumsal yaşam yeniden gözden geçirildi. Üstü kapalı ve bir o kadar da karmaşık bir ırkçılık biçimi olan kadının aşağılanması su yüzüne çıktı. Bu konuda Kate Millett, Germaine Greer, Schlamith Firestone, Betty Friedan, Elaine Show gibi isimler ilk kuramsal örnekleri ve unutulmaz yapıtları ortaya koydular. Mary Wollstonecraft’in Kadın Haklarının Bir Savunması (1792) ve Margaret Fuller’in 19.Yüzyılda Kadın (1845) adlı ünlü denemeleriyle başlattıkları çabaları sürdürdüler.

Feminist eleştiri ne yazık ki böyle canlı ve coşkulu (yani özgün) bir biçimde Türkiye’ye ulaşamadı. Fakat feminist edebiyat ulaştı. Sevgi Soysal’ın 1968’de ilk baskısı yapılan Tante Rosa adlı öyküler kitabı ”kadınlık durumu” üzerine inanılmaz ironiler ve çarpıcı gerçeklerle dolu özgün bir çalışmaydı. Sevgi Soysal daha sonra yazdığı roman ve öyküleriyle bu konunun ideologlarından biri olduğunu kanıtladı (ve tabii eylemcisi de oldu).

Ancak kadınlık durumunun ilk eleştirisi ve Tante Rosa’dan daha sert ve radikal bir yorumu (belki de Soysal kaleme sarılmadan önce) Güner Ener’in 1959—1965 yılları arasında yazdığı öyküleri içeren ve ilk baskısı 1969’da yapılan Eylül Yorgunu adlı kitabında yapılmıştı. (Ben Güner Ener’i ne yazık ki İmge Kitabevinin 2000 yılında yaptığı ikinci basımında tanıyabildim.) Ener bu kitabında cinsel tabuları yıkıyor. ”Dikine Eğri” (1959); çocukluk eğitimini eleştiriyor, ”Bir Mektup Yazdım Dört Ucu kara” (1960); kadın olarak toplumla çatışıyor ve aşkı sorguluyor, ”İyi misiniz?” (1960); ataerkil kültürün bunalımlı, intihar eğilimli kadın kurbanlarını gözlüyor, ”Elgin” (1961) baba—kız, anne—kız ilişkisini biraz da Freudian bir bakış açısıyla sorguluyor, ”Tuzluçayır” (1962); metaforik anlamda kadın olmanın dehşeti ve toplumsal damgasından (stigma) bahsediyor, ”Üçüncü Kişi, Tekil” (1963); olağanüstü bir iç monologla düzen eleştirisi yapıyor, ”Bozuk Düzenden” (1963); Edgar Allan Poe’nun ”Tell—Tale Heart” öyküsü tipinde bir sanal (kadın) suçludan bahsediyor, ”Başarısız Suçlu” (1964); tükenmiş kadın psikolojisinin yol açtığı intiharlardan, ”Eylül Yorgunu” (1965) ve kadın ölümünden ”Kırkbirinci Gün” (1965) bahsediyor.

Güner Ener ve Sevgi Soysal yan yana getirildiklerinde edebiyatımızın iki öncü—asi kadınının portresiyle karşılaşıyoruz. Aynı konuları farklı vurgular ve doğru saptamalarla yapan iki kadın… Ataerkil düzene, onun kadın tanımına, kadını yok sayan değerlerine meydan okuyan iki kadın. Sevgi Soysal Tante Rosa’da kadınlık durumunu şiirsel (ama trajikomik bir biçimde) başlarda şöyle anlatıyor:

”Bir kartopu uçup Tante Rosa’nın camını kırdı. İçeriye ayaz doldu, kar doldu, kiliseden dönen kocasının varlığı doldu, çocuk emeceği kadar emmişti, memede uyudu. Tante rose memesiyle camdaki deliği doldurdu, ayaz memesini ısırdı, kiliseden dönen kadınlar şapkalarını çıkarıp yüzlerine tuttular ve yan gözle Tante Rosa’nın kocasına baktılar. Tante Rosa’nın kocası hiçbir şey duymadı, evdeki kaz kızartmasını düşünüyordu, her Pazar sabahı yenen kaz kızartmasını ve elma pastasını, sıcak kahveyi.

Sonra birinci çocuk ağladı, ikinci çocuk ağladı, bebek ağladı. Tante Rosa göğsünü ilikledi, yerleri süpürerek sahanlıkta yürüdü, tahta merdivenler gıcırdadılar…

Bir mektup bıraktı Tante Rose arkada, üç çocuk bıraktı, biri emzikte, kaz kızartması ve elma pastası yapmasını, yemek masası örtülerini kolalamasını, dolapları yerleştirmesini öğrettiği hizmetçi kızı bıraktı…(ss.20—22)

Güner Ener ise ”Eylül Yorgunu”nda daha öfkeli (daha yıkıcı) bir tavırla yazmaktaydı;

Demek ki neymiş; kız beşiğe, çeyiz sandığaymış. Üstelik sizin namus kavramınız da nane ruhu denli uçyum—kaçtım bir şeymiş. Amanın sıkı tutun. Özellikle bekâretleri. Kendinizin, kızınızın, kardeşinizin, komşunuzun, eşin dostun, hısım akrabanın. ”Aa onun namusu bize düşer”. Size bok yemek düşer aslında… ”Bozuk Düzenden” (s. 62)

Sevgi Soysal genç yaşta öldü. Güner Ener ise kırıldı ve tek kitapta kalmaya karar verip asıl mesleği olan resme döndü; ülkeyi de terk etti. Ener ve Soysal özgünlükleri, dinamik anlatımları, keskin gözlemleri ve doğru saptamalarıyla kadın edebiyatımızı yerellikten kurtarıp evrensel boyutlara taşıyabildiler. Sevgi Soysal kadınlara bütün başarısızlıklarına aldırmayıp kendi kendilerini sevmelerini söylüyor ve bir dayanışma (siyasal implikasyonları olan bir dayanışma, bir sisterhood) öneriyordu. Güner Ener ise toplumsal yargılara boş verip topluma diklenip tam bir birey gibi yaşamayı.

Ülkemizde Güner Ener ve Sevgi Soysal’ın ilk örneklerini oluşturduğu bir siyasallaşmış kızkardeşlik (sisterhood) projesinin gerisinde bütün kültürler ve ırklar düzeyinde başlıca şu varsayımların bulunabileceğini son araştırmalar göstermiştir:

1. Cinsiyet (Gender) baskının başlıca kaynağıdır ve bütün baskı biçimleri için model oluşturur.

2. Baskı iki uçludur: boyun eğmişlik ya da erkek egemen kültürden dışlanmışlık kuşatılmış kadınlık durumu içinde yer almak için yeterlidir. Bu nedenle bu kategorilere giren erkeklerin de kadınların durumundan farkı yoktur.

3. Yalnızca bir grubun, kültüre, ırka, sınıfa, eğitime, mesleğe ya da herhangi başka bir kritere göre dernekleşmesi, farklılıkları dışlayan ethnocentric ve seçkinci bir baskı gurubu oluşturabilir. Dayanışma dernekleşme değildir.

4. Belli kriterleren dayalı kadın kültürü ya da alanı yoktur. Egemen kültürün tanımladığı cinsiyet alanları vardır ve bunlar ekonomik, politik ve toplumsal olarak baskın gruplar tarafından belirlenir. (Dolayısıyla kurbanlar hem kadınlar hem de erkekler arasından çıkabilir.)

Daha kadın duyarlılığına bile sahip çıkmaktan çekinen, Erendüz Atasü’nün bir gazete yazısında belirttiği gibi, ”kadın kimliklerini geri çeken” kadın yazarların bulunduğu ülkemizde, son araştırmalarla varılan sonuçlar Güner Ener ve Sevgi Soysal’ın yaptıkları saptamaların doğruluğunu bir kez daha ortaya koydu: Kadınlık sorunuyla başlayan baskı ve sömürü, düzen sorununun en önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Güner Ener ve Soysal bu nedenle kadınlık sorununu yerellikten kurtarmayı, ”öteki” grupları da kucaklamayı hedefliyorlardı. Güner Ener’in ”Dikine Eğri” öyküsünde (ki Aralık 1959’da yazılmıştı) anlatıcı—kadın kahramanın sokakta konuştuğu bir kambur adamla gidip yatması onun kadın olarak, her çeşit ritüelden ve egemen kültürün erkek estetiği konusundaki dayatmalarından arınma çabasıdır.

Aslı Erdoğan, Güner Ener ve Sevgi Soysal’ın başlattığı zincirin son halkasını oluşturuyor. Özgürleşebilen, dolayısıyla yerellikten kurtulabilen bir kadın yazar, Aslı Erdoğan. Kendisinden önce gelen yazarlar gibi Erdoğan’ın öyküleri de öncelikle kadının yerini sorgulayan bir başkaldırı, düzen eleştirisi, simge ve metaforlardan yola çıkarak çözümlemelere ulaşan bir mitleştirme (dolayısıyla unutturmama) çabası. Güner Ener’in ”Üçüncü Kişi, Tekil” öyküsündeki ”göğsüne köküne kadar gömülmüş kara saplı bir bıçakla” ortalarda dolaşıp çevreye korku salan kadın, Aslı Erdoğan’ın ”Yitik Gözün Boşluğunda” adlı öyküsünde tek gözü ameliyatla alınmış, göz boşluğu sürekli kan—irin karışımı kanayan ve çevresine aynı korkuyu salan kadın olarak karşımıza çıkıyor. ”Kadınlık durumu”nun bu morbid metaforlarla bundan daha etkileyici modernist bir yorumunu bulmak güç. Aslı Erdoğan bir hapsedilmişlik duygusunu da kolayca yaşatıyor okuyucuya.

”Tek gözlü bir kadın hayaletten bile daha korkutucu. İnsanların yüzümü görünce kapıldıkları dehşetten, ansızın iri iri açılan gözlerden, kaçırılan bakışlardan, korku ve tiksintiyle çarpılan ağızlardan bıktığım için gündüzleri olabildiğince az dışarı çıkıyorum.” (s. 39)

İşte Aslı Erdoğan’ı Güner Ener ve Sevgi Soysal’ın mirasçısı yapan bu özgün yaklaşımı, onlarla paylaştığı ”kadınlık durumundan” yola çıkan düzen eleştirisi. Şuna inanıyorum ki, Aslı Erdoğan’ın aynı öyküde yazdığı şu satırlara her iki yazar da imzalarını atabilirler ve bir ”sisterhood” zincirini güçlendirebilirlerdi:

Cenevre’deki ilk gecelerimde, sokaklarda, diskolarda, barlarda sevgilileriyle sarmaş dolaş yürüyen, dans eden, öpüşen, kahkahalar atan on üç—on dört yaşındaki kızları görünce içim cız ederdi. İlk gençlik yıllarımı benden çalmıştı Türkiye ve onları başka hiçbir ülke geri veremezdi. Zamanla içimi acıtanın bu kızların özgürlüklerinden de öte mutlulukları olduğunu anladım. Genç ve umut yüklü bakışlarla seyrediyorlardı dünyayı; yanlarındaki delikanlılar onları sevgiyle, hayranlıkla, tutkuyla kucaklıyordu; hiç tokat yememişler ve büyük olasılıkla bir ömür boyu yemeyeceklerdi. Doğup büyüdükleri topraklar gelişip serpilmelerini, gerçek boylarına erişmelerini, mevsimi geldiğinde çiçek açmalarını sağlayacaktı. Daha şimdiden küçük birer Tanrıçaydı hepsi. Ülkemdeki erkekler kadınlara böyle bakmıyor, böyle davranmıyordu. O yaşlardaki ilk ilişkilerimden aklımda kalan ”ne koparsan kârdır” türünden bir cinsellik, nedenini bir türlü çözemediğim aşağılanmalar, karşımda beliren zerbalar, timsahlar, cadı yakma törenleri, orospu yaftalarıydı.

Avrupada’nın orta yerinde bile Ortadoğulu kadınları bir bakışta ayırt edebilirim. Hepimizin gözlerinde derin bir korku ve hüzün var. Özgüvenimizi hiçbir zaman kazanamamışız, gururumuz Rasputin gibi yaralarla dolu…” (ss.14—15)

Aslı Erdoğan aydın kadın, düşünen kadın, cinselliğini yaşayabilen kadın olmanın Türkiye’de ödenmesi gereken bedelinden bahsetmektedir. Söylediklerinde de doğrusu hiç abartı yoktur ve sanki Sevgi Soysal’ın çektiklerini, ölümünü; Güner Ener’in hırpalanması, yabancılaşması ve kendini yolladığı sürgünü anımsatmaktadır bize. Aslı Erdoğan’ın devraldığı bayrağı uzun yıllar taşıması (sonunun kötü olmaması) ve emin ellere teslim etmesi dileğiyle. By Sevinç Özer

Rodos Paris

Bundan 6—7 ay önce daha Kaçak Yayın yeni bir projeyken Aslı Erdoğan’la randevulaşmıştık. Bu görüşme gerçekleşseydi eğer; kendisinden yazar kadromuza katılmasını isteyecektik. Ama dönem dönem izini kaybettirmeyi seven pek çok yazar gibi Aslı’da bir müddet yaratıcılığının gereği ve hakkı olan ortalıktan çekilmeyi seçmişti anlaşılan. Aradan üç ay geçti ve tekrar İstanbul’a
döndüğünde Aslı Erdoğan’la gecikmiş randevumuz da gerçekleşti. Kendisiyle oturduk, bu kayıp zamanda neler yaptığını, neler yazdığını, gezdiği gördüğü yerleri ve Fransa’da basılan kitabını konuştuk. Ayrıca Aslı Erdoğan okurlarına
müjdeyi verelim; önümüzdeki aydan itibaren Kaçak Yayın için yazmaya başlayacak.

Bir iki aydır kayıpsın, öğrendiğimiz kadarıyla Rodos’taymışsın.
Rodos’ta bir yazarlar evi var. Senede bir gün en fazla altı hafta kalma hakkımız var. Bende her sene kışın gidiyorum. Kışın seviyorum Rodos’u. Genellikle boş oluyor, yazarlar evi de boş oluyor. 10 odalı, Osmanlı paşasının konağı. Tam da adanın en kuzey ucunda, şubat martta fırtına zamanı, tahta bir ahşap konak. Rüzgârlar uğulduyor…

Peki orayı kimler finanse ediyor, nasıl dönüyor?
Galiba Rodos Belediyesi’nin katkılarıyla, ama tam bilmiyorum. Toplantılar, sergiler, seminerler vs. bayağı bir aktivite var. Bunlar Rodos için sanırım gurur kaynağı. Daha çok solcu belediye destekliyor. Öyle politik kaygılar da var. Belediye değişirse, para da kısılacak gibi kaygıları var. Ben orada bir öyküye başladım. “Adaları Seven Kadın” diye bir uzun öykü. Yunan adasında geçiyor, ama adını vermiyorum. D.H. Lawrence’a bir gönderme aslında. Bir Yunan adası ama tipik olmayan gibi. Yunan adalarının içinde ortaçağdan kalma eski eski bir kent… Son derece turistik ve zengin. O karışımı seviyorum ben. Hem çok tarihi ve çok romantik. O surların içine bir kere girince aylarca gezebilir insan. Ama bir yandan da ucuz vitrinler vs. kafamdaki öyküye uyan bir ada. Kafamda yarattığım kadın da öyle bir kadın. Çünkü bir yandan bir ölünün yasını tutuyor. Politik göçmen Türk kadını. Türk mezarlığında başlıyor öykü. Bir yandan da bütün o yasın içinde o ucuzluğu, gösterişi, siyahlar giyişini… Bir bacağı sakat. Hayali sevgilisi işkencede ölmüş. Kocası ölmüş bir kadın. Politik göçmen adamla yaşanan bir aşk hikâyesi. Şimdi Rodos’un sevdiğim yanı Türkiye kıyılarına en yakın ada olması. Türkiye kıyıları bazı günler yok olur. Hiç gözükmez. O zaman ufuk sonsuza kadar açılmış gibidir. Bazı günler olarak siluet görüyorsun Türkiye kıyılarını. Bazen o kadar net oluyor ki kayaları sayabilirsin. Öyküde bunu fon olarak kullanmak istiyorum. Tam bir adada olma hissi yaratsın. Zaten öykü aklıma Rodos’ta geldi. Burada Türk mezarlığı ve Osmanlı mezarlığı var. Bu da öykünün kurgusunda önemli iki ayrı mezarlık konusu. Bir aşk üçgeni kuruyorlar. Bir kadın, bir erkek ve bir ölü… Ölü de Türkiye kıyıları gibi bazen ilişkide belirecek, bazen yok olacak. Onların aşkının, o devrenin kapanması için gerekli. Öyle bir öykü yazıyorum. Bitti gibi. Konu olarak sağlam bir konu diyeyim. Bir erkeğin ağzından yazıyorum, ikinci kez. Ama bütün bu aşk, tutku, ölüme rağmen zaman üstüne, geçmiş üstüne olsun istedim. Dönmek, dönmemek… Aşk öyküsü sanki onun kılıfı gibi. Ada ve zaman. Adada zaman daha farklı oluyor. Üç kez gittim Rodos’a ve üçünde de hayatımın trajik dönemlerine rast geldi. Bu yıl ilk kez Rodos’ta bir ölüyle konuşmak isteği duydum. Ona yazmaya başladım. Çocukluğumun çok unutulmuş ayrıntıları geri geldi. İnsanın geçmişi o kadar yanı başına geliyor ki. Tüm zamanlar orda ve uğulduyor. Sırf senin kişisel zamanında değil, adada, şövalyelerin zamanında. Osmanlı paşasının zamanı da orda. Böyle korkunç bir uğultu gibi. O öyküye uygun bir fon. Ama bitiremedim. Uzadıkça uzadı. Kırk sayfayı geçti. Dediğim gibi kafam biraz dağınıktı. Hem de altı hafta yetmedi. Bir altı haftam daha olsaydı. Olamadı.

“Belki bir kadın olsun diye, zor da olsa
yayımlamayı kabul etmişler. Yoksa kitabın konusu çekici
gelmemiş. Niye Rio’yu dinleyelim?
Bize niye İstanbul’u anlatmıyor?
Niye Anadolu’yu anlatmıyor?”

Pek çok yazarın böyle mekânı var. Dönem dönem gittikleri, orda yaşadıkları, orayı kendilerine ayrıca içsel bir mekân olarak seçtikleri… Kimi için İskenderiye, kimi için Kıbrıs vs. senin öyle bir yerin var mı?
Rodos’un bir özelliği de D.H. Lawrance’in evinin orada olması. Ve tam benim hikâyemin başladığı mezarlığın yanı başında. Benim için öyle bir yer olmasını isterdim. Aslında İstanbul’da yazamadığımı fark ettim. Son birkaç yıldır İstanbul’un, Beyoğlu’nun öldürücü, boğucu bir yanı var. Ne bileyim mesela Avrupalı yazarlar için daha kolay. Çünkü orada daha çok yazar evleri var. Ama ne benim çok haberim var bunlardan, ne de Türkiyeli bir yazar olarak hangisi açık bana, onu da bilemiyorum. Ama tanıştığım Avrupalı yazarlardan böyle bir hayat sürdürenler var. Ordan oraya gidip, o yazar evinden bu yazar evine, benim istediğim böyle bir şey değil. Gerçekten bir ada’m olsa, gidebilsem. Üç yıl, beş yıl kalabilsem. Soyutlansam ve yazsam. Ama şu anki koşullarım… öyle bir yeri henüz bulamadım.

Paris’te neler yaptın? Akabinde oraya gittin sanırım. Neler yaptın orada?
Aslında Türkiye’ye geldim bir ara. Hatta barış girişimi faaliyetlerinde filan bulundum. Ondan sonra kaçtım Paris’e. İşte kitap çıkıyordu. 22 Nisan gibi piyasaya çıktı. İşte bir iki röportaj oldu. Birkaç röportajı kaçırdım. Benim garip bir şansızlığım vardır, doğduğumdan beri yakamı bırakmayan. Bir gazeteci İstanbul’a beni aramaya gelmişti röportaj yapmak için, ben Paris’teydim. Sonra iletişim kurduk. Okumuş ve beğenmiş kitabı. Ama uçağı kaçırdı. Sonra şey diyor; temmuzda gelirim, Nuri Bilge Ceylan ve senle yeni kuşak Türkler gibi bir şey yaparım diyor. Kitapla ilgili 5—6 yazı çıktı. Aslında ben pek bir şey yapmadım. Yayınevi halletmiş.

Yurtdışında kaçıncı kitabın?
İki sayılır. “Tahta Kuşlar” çıkmıştı daha önce Almanya’da. Fransızcada ilk… Aslında ilk.

Niye sayılmıyor?
E, çünkü “Tahta Kuşlar” tek bir öyküydü. Bir derlemeydi. Benim öykünün adı verilmişti kitaba. Ve çok da iyi dağıtılmadı. İyi de bir yayınevi değildi. Çıktı çıkmadı arası bir şey. Bir de aslında aynı kitabın Norveç’te çıkması gerekiyordu. Çevirmen iki yıl sonra dosyayı iade etti yapamıyorum diye. Çok iyi bir yayıneviydi. Orhan Pamuk, Ahmet Altan vardı, ben de üçüncü olacaktım. Olmadı. Şimdi çevirmen arıyorlar. İlk sözleşme onlarda. Dedim ya şansızlık.

Niye bu kitabı seçtiler sence?
“Pelerini Kırmızı Olan Kent” anlamına gelen bir çeviri yapmışlar. Aslında Levent Yılmaz seçti gibi. Şimdi, bu Türk yazarları serisi. Ahmet Altan’ın “Kılıç Yarası Gibi” var. Murathan Mungan bir kitabı var, adını hatırlamıyorum. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” var. Onun da çevirisi tamamlanmadı. İhsan Oktay Anar’ın “Puslu Kıtalar Atlası” var. Perihan Mağden’in de “Haberci Çocuk Cinayetleri”. Şimdi bu seçkiye bakınca, birbirine pek de benzemeyen yazarlar. Levent de şöyle açıklıyor; “Bir seçki bu. Türk edebiyatının nerden nereye gittiğini, yani çeşitlerini gösteren bir seçki gibi düşünülmeli. Yani bilerek böyle yaptım. Birbirine benzemeyen yazarları seçtim”. Belki bir kadın olsun diye, zor da olsa yayımlamayı kabul etmişler. Yoksa kitabın konusu çekici gelmemiş. Niye Rio’yu dinleyelim? Bize niye İstanbul’u anlatmıyor? Niye Anadolu’yu anlatmıyor? Ne yapacağız filan diyorlar. Levent’in kişisel çabasıyla ikna olmuşlar. Sonra çevrilip bütün kitabı okuyunca a, iyi ki çevirdik demişler. O zaman bağlamışlar kitabı. Yayınevi sahip çıktı kitaba.

Aslında ciddi bir başarı var. Yani hem yazdığın şeyi, hem de Türk yazarını kabul ettirmek bir başarı.
Henüz kabul edildim mi, tabii onu bilemiyorum. İyi bir yayınevinden çıktı. Tamam, yazılar iyi, güzel ama yer gök ayağa kalkmadı. Hiçbir Türk yazarı için belki kalkmadı. Yaşar Kemal dışında. En çok satan da 5—6 bin satmış galiba. Bilmiyorum, ne ölçüde benimsiyorlar. Ama biraz şaşırdıklarını gördüm. Bu temaları belli ki bir Türk kadın yazarından beklemiyorlardı. Rio, özgür, öteki, ölüm, Hıristiyanlığa da epeyce gönderme var kitapta. Nietzsche’den Hıristiyanlığa… Bu biraz şaşırtmış onları. Ama Türk okuru bile şaşırıyor (gülüyor). Çünkü bir kadının böyle şeylerle uğraşması…
Bu kaynağa tarihsel olarak, coğrafi olarak da yakınız. Yani bizim topraklarda olmuş bitmiş hadiseler. Bizdeki bazı çevreler bunu redd—i miras yapıyorlar ama bizim yapmamıza gerek yok. Troya da burada.
Annemin yazlığı Troya’dan yarım saat.
Eski Yunan bize çok daha yakın. Bir tarafı da, Batı Anadolu da bizim.
Mezopotamya’nın ucu da bizden. Hatta öyle bir çemberde kapanıyor aslında. Mezopotamya, Mısır, Yunan, Anadolu da var. Birbiriyle akrabalığı çok açık. Aslında o Doğu Batı ayrımı nerede başlamış, ne zaman? Bu bile ilginç bir soru. Nereden sınırı kestiler; burası Doğu, burası Batı deyip, Hıristiyanlığı kendilerine alıp…

Roman yazmak gibi bir düşüncen var mı?
Evet, yıllardır üzerinde uğraştığım bir kısa üç uzun öykü var. Bir kuklacı öyküsü, Kongolpuma yılan öyküsü, bir de fizikçinin öyküsü. Burada akıl hastanesine kapatılmış bir kadın antropolog var. Bir maymun var. Sonunda bir büyü var falan. Onu bir kuklacı öyküsüyle birleştiriyorum. Son öykü de bir fizikçiyle konuşmayı reddeden bir çocuğun öyküsü. Bu benim 4—5 yıllık bir projem. Hatta ilk öyküyü ’96’da yazdım bitirdim. Ama entelektüel projem. Tamamlamaya cesaret edemiyorum. Bir o var. Bir de roman var. Roman bir Avrupalı erkeğin ağzından anlatılıyor. İstanbul’a geliyor. Bu kez Bizans’a biraz gireceğim, İstanbul tarihine. Ama çok arkaplanda, geride. Bu benim İstanbul romanım olacak aslında. Orada çok silik, altını çizmeden, ilk başta, ülkedeki şiddet ve açlık grevleri. Anaraksi hastası bir kadın var. Geçmişinde galiba bir cezaevi deneyimi var. Ama asla konuşmuyor. Ve eski bir sevgilinin hayaleti var ortada. O adamın İstanbul labirentlerinde o sevgilinin izini sürmesi. Açlık grevi, kişisel açlık, politik açlık hepsi birbirine giriyor. Adam dil de bilmiyor. Sonunda hakikaten bir öykü çıkıyor. Kadın hakikaten cezaevine girmiştir ve aradaki hayalet erkek değildir, aslında kadındır. Aslında ona uygulanan şiddet polisin değil, mahkûmların şiddetidir. Çok şaşırtıcı bir sonu var. Her şeyi birbirine bağlayan. Ama lezbiyen öyküsü de diyemem sonuna. İki genç kadın arasında yaşanabilecek çekimin son derece şiddetli bir biçimde cezalandırılması. Bu da çok iddialı bir proje diyeyim. Ayıp olacak ama James Joyce’un “Ölüler”i gibi bir ton tutturmak istiyorum. İstanbul’u yazmak hakikaten Rio’dan daha zor geliyor bana. Hem burada doğdum, büyüdüm hem bir şekilde çok içindeyim. Nasıl diyeyim, bu benim hayatımın projesi gibi. Bizans, günümüzün politik şiddeti, hepsi olsun istiyorum. Paris’ten döndüğümde ilk gün hissettiğim şiddet nerden kaynaklanıyor? Gelir gelmez korkmaya başlıyorum. Gelir gelmez daha uzun etekler giyiyorum. Oturuşuma dikkat ediyorum.

“Radikal’de ya da Hürriyet’te haber olamadın mı
yoksun yani. Bir şekilde seni var ediyorlar, yok ediyorlar.
Yani tam sistem gibi bilinçli bir şey değil. Daha çok kendi kendine
işleyen bir sistem.”

Ne zamandır hissediyorsun şiddeti?
Aslında içine doğdum ama herhalde ilk Cenevre’ye gittiğimde ve geceleri yollarda dolaşmaya başladığımda. Sokaklarda sabahlara kadar dolaşabildiğim amaçsız, nedensiz acı yolculuklarda. Hiç zevk, eğlence filan değil, delirmemek için geceleri yürüyen bir kadındım yani. Belki orada hissettim. O baskılar üzerimden biraz kalkınca ve kendi kendime uyguladığım baskıyla yüzleşmek zorunda kaldığımda. Ondan sonra her dönüş daha zor oluyor. Döndüm işte, burada Afrikalılarla yaşadığım dönem herhalde ikisine de tepkiydi. Cenevre’deki fizik camiasına ve Türkiye’ye. O zaman çok yoğun hissettim toplumdaki şiddeti. Ben sol kökenli bir aileden geliyorum. Politik şiddeti tanıyan bir aile. Ama ne de olsa en diplerin şiddetini bilmiyordum. Yani Afrikalarla yaşadığımda, kimse yüzüme tükürmemişti. Ne de olsa Robertli, Boğaziçi’nde mastır yapmış biriyim. Şiddet bildiğim bir şey değildi. En alt sınıfın altında olmanın şiddeti… Belki sırf Türkiye’ye özgü bir şey değil. Belki Paris’te de zencilerle yaşayınca böyle bir şey olur… Getto’da herhalde böyle bir şey vardı ama benim ilk deneyimim bu oldu. Daha sonra Rio’ya gittim. Tabii Rio dünyanın en tehli şehirlerinden biri. 1994’te birinciydi: 6 bin ölü. Bu resmi sayı, gerçek sayı 20 bin. Bizim doğuda 15 yılda ölen insana yakın insan bir yılda gasptan, cinayetten filan gidiyor. Şehir de 10 milyonluk şehir. İnanılmaz bir şiddet! Ama yine de oradan döndüğümde burada ayrı bir şiddet hissettim.

Edebiyat ortamında bir şeyler değişiyor mu sence? Ne de olsa Rio’dan döndükten sonra bir süreçte yer aldın, kitapların çıktı.
Bir yerde şanslıydım. Kitaplarımın yayınlaması kolay oldu. Çalıştığım yayınevlerinde hep birtakım pürüzler çıktı ama benim de beceriksizliklerim söz konusu. Çok da içinde hissetmedim kendimi. Ne tam içerde, ne tam dışarda. Çok yakın dostluklarım da olmadı edebiyat camiasında. Bir de geç geldim gibi bir şey. Çünkü kitabım çıkarken Türkiye’de beliriverdim. Gökten zembille inmiş gibi… Rio’da yaşamış, Afrikalılardan bahsediyor. Balerin, aynı zamanda fizik mastırı var filan. Ne işin var burada falan gibi bir şey oldu. Ama acısı yavaş yavaş çıktı. Yani en çok acısını çektiğim şey okunmamak diyebilirim. İnsanların beni okumadıklarını, hakkımda konuştukları halde yazdıklarımla öyle pek ilgilenmediklerini fark ettiğim zaman. Mesela bu bence önemli bir örnek: Avrupa treninde, edebiyat ekspresinde yazarlar daha ilk günden birbirlerine metinlerini değiştirirler. Fransızca, Almanca hangi ortak dil varsa aramızda. Çünkü 30—40 ülkeden yazarız. Mecburen 3—4 dil üzerinden yürüdü ilişkiler. Herkes herkesi pıtır pıtır ilk üç günde okur. Türk yazarlar daha okumamıştır, ben de dahil. Garip bir şekilde bunda da inat ediyorduk. Sen beni okumazsan ben de seni okumam. Sanki bu bir lütufmuş gibi. Ondan sonra İsveçli bir yazar arkadaşım benden öykümü istedi, İngilizce. Nezaketen istediğini düşünüp, vermedim. Bana, beni daha ne kadar oyalayacaksın et takmış köpek gibi. Niye bırakmıyorsun öykünü, dedi. Aa, burda halbuki tam tersi. Aman ne olur okuyun diye kitapları yollarsın. Okurken sana bir lütufta bulunurlarmış gibi.

Bulunduğun üçgenden pek kurtulamadın.
Ben onu seviyorum da aslında. Bir kere son Paris’e gidişimde üç ayrı evde kaldım. Hiçbiri yakın arkadaşım olmayan insanların, kıyak yaparak bana anahtarlarını bıraktılar. İkisi Asyalı, birisi Türk… Pek yapmazlar, böyle bir şeyi. Üçü de erkek. Bana tamamen yabancı. Birisi sanat tarihçisi, Avrupa sanat tarihçisi. Onun kitapları, yüzlerce kitabın ortasında tam da Avrupa kültürü bangır bangır… Dehşet bir kütüphane. Çok hoş, ama bir türlü böyle Ayasofya gibi hani. Girersen çıkamıyorsun, ama giremiyorsun. Nerden gireyim? Ve de bir erkeğe ait bir ev. Tıraş köpüğü, onun eşyaları. Kadına ait bir şey yok. Mesela orda çok iyi yazdım. En iyi yazdığım metinler şu son aylarda yazdıklarım. Ben kışlık giysilerle gitmiştim. Üç hafta kalacağım diye. Sonra uzattıkça uzattık. Ödünç kıyafetler aldım ve nasıl rahat hissettim kendimi. Bir başka kadının giysileri, onun ayakkabıları, bir başka adamın evi, onun kütüphanesi, onun kâğıtları… ben böyle durumlarda çok iyi yazdığımı fark ettim. Bir de tabi son ayların da stresi, Aslı Erdoğan olmaktan kurtulmak çok iyi geldi. Nasıl diyeyim, yazarlık kariyerimdir o her ne şeyse onun yazıyı boğduğu yerdeyim. Şu, kariyerdi, imajdı, şuydu buydu, bir şekilde onlardan da son aylarda yırtıyorum. Çok şiddetli bir dönüşüm gerçekleştiriyorum kendi içimde. Çünkü ben yazamıyor değilim. İki yıldır kitap çıkarmadım. Ama elimin altında bitmiş nerdeyse 3—4 kitap var. Öyküler, demin bahsettiğim roman, kısa metinler… Tahta Kuşlar gibi öyküler. Kitap yayınlamaya korkuyorum. Başıma ne gelecek? Şimdi artık sadece bende endişeyle ve korkuya benzer bir korku var. Acıklı bir durum.

Edebiyet ortamı çok merkezileşti. Sadece İstanbul’da, o da belli merkezlerde toplandı. İçinde medyası da olan, yani medyadaki grupların da olduğu bir kavanozun içindeyiz. Dolayısıyla çıkacak her şey anında değerlendirilecek. Ne olacaksa oluyor. Bunu kırmak gerekmiyor mu?
Bunu ben edebiyatımıza çok aykırı buluyorum. Bence merkezileşmesi coğrafyadan daha çok kapitalle ilgili. Bir kere yayınevlerinin tekelleşmesi var. Onun dışında, bence basının abuk sabuk Red Kit’i var. Yanlılar, taraflılar, politikler… Bir yazarı bile bile öne çıkarıp, kimilerini bile bile karalıyorlar. Okur da her ne kadar medya için ağzına geleni söylese de edebiyat söz konusu olunca bunu yutuyor. Bir gazete bir yazarın röportajını yayınladığı zaman bu medyaya burun kıvıran okur gidip o kitabı hemen alıyor. İlk sayfaya güvenmiyorsun da niye edebiyat sayfasına güveniyorsun. Ama başka bir referansı da yok. Bence edebiyat ortamında dergiler olmalı, yarışmalar olmalı diyorum…
Aslında bir şeyler oluyor fakat bunlar gündeme gelmiyor ki! Yani dediğim gibi Radikal’de ya da Hürriyet’te haber olamadın mı yoksun yani. Bir şekilde seni var ediyorlar, yok ediyorlar. Yani tam sistem gibi bilinçli bir şey değil. Daha çok kendi kendine işleyen bir sistem. Kimse tek başına sorumlu değil bundan. Çünkü o gazetelerde de çalışan bayağı sağlam insanlar var. Sen ben de orada çalışıyoruz, çalışabiliriz de. Ama bizi de aşan bir yapı.
Bir de Anadolu’daki festivallere, etkinliklere misafir olarak gitmemek gerekiyor galiba? Onu da kırmak gerekiyor. Yazdan yaza yapılıyor ve İstanbul’dan misafir sanatçı gibi gidiliyor.
Oraya gitmesen o ilk adımı nasıl atacaksın? Bir tanışma eksikliği var. Birbirimizi başka türlü duyamayacağız. Ben hep bu ikilemi yaşarım oraya gittiğimde; sunilik havası, doğru düzgün bir iletişim kuruluyor mu kurulmuyor mu, hep ortak projeler konuşuluyor ama hiçbir şey yapılamıyor. Aslında çok zor. Bir ayrım da var.
Aslında demek istediğim şimdilerde Anadolu’ya kültürel turlar düzenleniyor, tersine bir gezi olamaz mı? Oralı yazar, çizer davet edilemez mi mesela? Burada yapılan zaten oraya gidiyor. Tekrarlamanın anlamı yok. O yüzden oradaki sanatçıyı buradaki kültür ortamına sokmak gerekiyor. Benim düşüncem bu. Bir de önümüzdeki günlerde inşallah, gelişmiş şehirler var, orada bir şeyler olacak. Eğer bu Avrupa Birliği süreci bir şekilde işlerse ister istemez kültür sanat imkânları yayılacak.
Diyarbakır’dan da yazarlar gelsin, Konya’dan da vs. böyle şeyler olmalı. (Diyarbakır) DSM’de birkaç seminer vermiştim. Mitoloji konulu… Son derece istekli, hevesli bir kitle, böyle yani nerdeyse aç… Ama her zaman bu ikilem var tabii. Mesela oradakilerin tepkisi… Oraya gidip seminer verdiğiniz zaman bu göze batabiliyor. Ben tam böyle düşünmemekten yanayım. Bu bir paylaşım. Ben de bu var, bunu İstanbul’da da isteyen olursa paylaşırım. Sizde ne var? Hadi gelip konuşalım, tartışalım. İlla alt üst ilişkisi gibi görmüyorum. Hatta tam tersine, seminer vermek benim için hocalıktan çok bir servis sunmak gibi.

Radikal’de yazarken yazılarına tepki var mıydı?
Şöyle söyleyeyim; tepki oluşuyor yavaş yavaş ve sana tam ulaşmıyor. Yani bir yazıyı yolluyorsun gazeteye, o 50 bin kişinin eline geçiyor. Kaç kişi okuyordu acaba, yani yakın çevrem dışında ben pek görememiştim. Ama zaman içinde öğreniyordum. Hangi yazıların beğenildiğini falan…

Hâlâ böyleleri kaldı mı?
Gene de kadın yazarın algılanışının hâlâ maço bir yanı var. Kadınlar öne çıkmıyor demiyorum. Kadın daha tüketim nesnesi gibi. Daha çabuk ünlü oluyor. Bu avantaj gibi gelse de, bence değil. Çabuk markalanmak. Güzel, genç bir kadın yazarsan boy boy fotoğrafların çıkıyor ilk kitabının ardından. Bakalım okur seni ciddiye alıyor mu? Kadın yazarlarla ilgili alaycı laflar duyarım. Özellikle güzel ve gençse. Kimi yazar bunu kullanıyor da olabilir. Ama kullanımda bile kendisi de kullanılıyor. Bu bir, ikincisi, başka yol da kalmamış oluyor. Bile bile seçiyor bunu, ben ya ünlü olacağım ya yok olacağım ikilemine sıkışmış oluyor.

Örneğin Amerika’da güzel olmak bir dezavantajdır yazar ve sanatçı için. Özellikle de Jazz şarkıcıları için.
Bence avantaj gibi görünen aslında dezavantaj. Maço olmayan, yani erkek egemen olmayan bir toplumda fiziksel görünüş hiç etki etmemesi gerekir, ne erkek için, ne kadın için. Ama öyle değil. Ve kadın yazarın alanı daha da daralıyor böylece. Ondan beklenen daha belirli oluyor.
Kadını imajlara sıkıştırıyorlar…
Hiçbir kadın yazar adına ödül yok mesela. Çok ilginç, hiç fark etmemiştim bunu. Fransızca’ya çevrilen yazarlara baktım. Öyküler, şiirler bütün kitaplara, ben dördüncü kadın yazarım, ben ve Perihan (Mağden) dördüncü ve beşinci. Halide Edip’ten beri Türkiye’nin kadın yazarları var yani. Kadın erkek ayrımı yapmak istemiyorum ama sayı olarak çevrilenler erkeklerden az.

Bu alanda modernleşmek için bir an önce Halide Edip Adıvar ödülü, Kerime Nadir ödülü koymamız gerekiyor.
Ödülü koymak da neye yarar ki… Bir de çok dar bir çevre olduğu için; eş dost, tanış, yani yakından bir insanın birini değerlendirmesi zordur. Ben seni tanıdığım zaman bu senin şiirinle arama girer. Senin de benim yazımı değerlendirmen zordur. O kadar iç içe bir haldeyiz ki bu hem sürtüşmeyi artırıyor hem de birbirimizi net olarak göremiyoruz.
Bu işi ciddiye alanlar İstanbul dışında kaçmayı eğilimi de gösteriyor. Bu boğucu, dar, sıkıcı çevre… Ben artık şöyle düşünmeye başladım; yazmayı sürdürmek istiyorsam çeşitli çıkış yerleri, böyle kaçabileceğim, yoğunlaşabileceğim yerler yaratmam gerek. Özellikle İstanbul’u yazmak istiyorsam. Bu biraz da kişisel bir şey, ben içinde bulunduğum yeri yazmadım hiç. Rio’da not bile almadım. Bu kitap tamamen hafıza. Benim kendime biçtiğim hayat tarzı, yazmak. Yazmak o kadar zormuş ki! Yazmanın kendisi de zor, edebiyatçı olmak da zor, yazar olmak da zor. Ama bir de toplumsal zorluklar var, insanı yiyip bitiren. By Aslan Özdemir

Plonger dans Rio, jusqu’à en mourir

On peut se perdre dans un amour passionnel et aimer à en mourir. Mais peuton aimer à •. ce point une ville? La jeune écri vaine turque Ash Erdogan le croit i if}let propose une plongée dans Rio de Janeiro, un trip amoureux et ..i .douloureux, comme une longue , nuit d’amour impossible.
Ash Erdogan est née en 1967 à Istambul et a passé deux années à Rio. Son livre est une autobiographie imaginaire de ces annéeslà. Ozgiir, son double, étudiante istanbuliote, débarque à Rio pour ne plus jamais s’en échapper. On ne connaîtra rien de ses années turques, de ses tropismes moyenorientaux, si ce n’est une mère qui l’appelle pour demander pourquoi elle reste encore à Rio où plus rien, apparemment, ne la retient. On pourrait ajouter qu’elle s’y perd, elle se drogue à la cocaïne, fait l’amour à tous ceux qui passent, s’éclate toutes les nuits dans les bars. Mais Ozgiir est aussi écrivaine. Elle veut réaliser son livre sur Rio et elle doit se perdre pour que le livre existe, s’abîmer, s’offrir, à là ville; se déchirer siir ses récifs pour que son roman surgisse de son propre sang. Ce roman d’Ash Erdogan est aussi une réflexion sur l’émergence d’un livre et la nécessité d’écrire : ”Même si j’ai gaspillé deux longues années de ma vie, au moins j’aurais écrit un livre. Peutêtre qu’il ne servira à personne, ne sauvera personne. Rien que des faits que j’ai, choisis pour remplacer la réalité, des mensonges pour soigner mes blessures. Deux trois frétillements lumineux dans un océan noir. Des frisàons secouants, magiques. Maintenant, je suis encore plus solitaire qu’avant.”

Cette plongée douloureuse dans l’écriture est celle de Malcolm Lowry ou d’Antonin Artaud.
Mais le livre d’Ash Erdogan est surtout le roman poétique et sanglant d’une ville, Rio, et de ses habitants, les Cariocas. L’auteur Hait décrire les nuits trop chaudes, lë sexe omniprésent, les vendeurs de cocaïne, les bars louches de Lapa, le tram de Santa Teresa et ses détrousseurs de touristes. Elle raconte Oliveira, le peintre revenu d’Europe, fou et muet, ou Debo rah, la mulâtresse qui ensorcelle tous les hommes. Chaque semaine, un feu d’artifice illumine les favelas, mais c’est pour annoncer l’arrivée de la drogue. Et à Rio,. les favelas se disent ”morro”, comme ”je meurs”. Ozgur écrit à sa mère: ”Cette ville me tue, tous les jours, à chaque instant, à chaque occasion, elle me tue par tous les moyens. Lentement, profondément. Elle me vole petit à petit tout ce que je possède. Je suis cernée. Je suis obligée d’écrire Rio”
”Apprends à t’aimer”, lui diton, ”parce que personne ne va le faire pour toi. Cette ville est meurtrid.re pour une femme étrangère”. Et encore: ”L’être humain ne se lasse ja¬mais d’épuiser ce dont il n’a vraiment pas besoin.”
Cette longue descente aux enfers où elle croise leB prostituées, les mourants abandonnés, les voleurs à la tire, où elle offre son corps désespérément, se terminera par un coup de couteau clans une nuit étouffante parce qu’elle n’avait pas les dollars réclamés par une petite frappe. Sa mort était annoncée, elle s’est offerte à la ville pour la tacher de rouge, une sorte de don mystique, une crucifixion sous des airs de samba. By Guy Duplnt

Si tu vas a Rio…

L’AUTEUR : Née en 1967 à Istanboul Asli Erdogan a étudié l’informatique et la physique a l’université de Bosphore. De 1991 à 1993. elle travaille au CE3N (Centre européen de recherche nucléaire) en tant que chercheur spécialisé oans la physique des particules. • Le Mandarin miraculeux • est publié en 1994. alors qu’elle suit oes études postdoctorales à Rio de Janeiro. Elle abandonne alors la physique pour se concentrer uniquement à l’écriture. En 1996. elle achève à Istanbul • La Ville dont la cape est rouge •. publié en Turquie en 1998.
L’ACTION : Ozgur. une étudiante istanbouliote arrive un jour â Rio en pensant loger chez un universitaire qui. malheureusement, ne Tatterr dait pas. Seule dans cette ville débordante de sensualité mais aussi de terreur, elle décide de rester. La ville sublime et infernale va lui per¬mettre d’écrirel’histoire d’O.. le livre de sa vie. ’
EXTRAIT : •Elle avait l’air d’une rescapée d’un camp de concentration et semblait vivre ses derniers jours. On lui aurait donné vingt ans aussi bien que soixante dix. Elle avait perdu la plupart de ses dents, ses coudes perçaient la peau. Ivre de plaisir et riant aux éclats, elle dansait la samba. Son visage rayonnait d’une gaieté vierge, pure, propre aux enfants… Quand vous aurez croisé le bonheur, le vrai dans les regards ténébreux, hagards, profonds d’une femme sur le point de mourir de faim, vous aurez pénétré dans le labyrinthe de Rio.

Asli raconte Ozgûr, Ozgûr raconte O. Trois femmes en rupture avec la réalité de lerur pays d’origine, la Turquie, le temps qu’elles ont passé de l’autre côté du miroir, à Rio de Janeiro. Côté pile, « le plus beau coin du monde » comme la van¬tent chauffeurs de taxi et cartes postaies, la liberté des corps et celle des moeurs. Côté face la superficialité, l’extrême pauvreté et la violence. Une ville connue « pour ses meurtres d’enfants des rues et son carnaval ». Un mélange de paillettes et de sang, aussi attirant que répugnant, dans lequel Ozgûr se trouve littéralement engluée. La jeune femme est déchirée, déchirante sans être pathétique. Son monde et ses illusions se sont écroulés.

Abîme de destruction
Effondrement des rêves, mais aussi urgence de vivre. Quand l’horizon est obstrué par la collante moiteur de l’atmosphère carioca, quand le passé n’est plus que l’ombre de luimême, vague souvenir, le présent devient à ls fois refuge et prison. Le théâtre d’une danse tourbillonnante entre deux capoeiristes: la Vie et la Mort. Un chaos qui peu à peu dissout l’identité d’Ozgûr. Face à ce chaos, à la folie qui menacé, à l’absurdité de sa vie, la jeune femme lutte avec la dernière énergie pour terminer un livre . qui, en mettant des mots sur son expérience, l’aidera à recoller les morceaux de son identité jetée aux quatre vents. Un livre s’intitulant: « La ville dont la cape est rouge »…

Lieu de reconstruction

La base autobiographique du roman est ostensible. Un livre dans le livré. Une mise à nu. A l’absurde, l’auteur oppose le récit de . soi et sa mise en scène. L’acte ’ d’écriture est au centre de l’intri ’ gue et Rio, la ville, transparaît au fil de la lecture comme un per sonnage à part entière. Une sincérité de ton sans compromis. Un grand moment de lecture. By Gregory Dziedzic

Le Mandarin Miraculeux

Une jeune femme erre dans les rues de Genève, la nuit. Il lui manque un œil. Elle est turque, mais surtout apatride. Après avoir fui nuit d’été. Il pleut à verse. Au fond dujardin apparaît une femme, les interdits et violences dont fut faite sa jeunesse, elle découvre la solitude de l’immigrée, de la femme orientale et mutilée, de l’amante éconduite. Son amant, Sergio, avec qui la ville était devenue un asile, l’a abandonnée. Elle n’a rien fait pour le retenir, par fierté, par peur aussi de s’abandonner, de donner et de perdre. Sans doute atelle vécu làbas une expérience qui lui a rendu l’amour dangereux. Aussiatelle vainement cultivé l’insensibilité, à tel point que le bonheur menacerait sa tranquillité « la tendresse, ditelle, brise parfois ceux qui en ont le plus besoin ». Mais, attachée à l’indépenetKhadjivad, les principaux personnages du théâtre d’ombres traditionnel turc. Dialogue silencieux permanent entre les diverses dance conquise durant ses jeunes années par le refus des règles imposées aux femmes de son pays, elle a cette lucidité : « Je suis incapable de dessiner la frontière qui sépare le désir de protéger de celui de régner ». Elle se méfie des hommes.
Et promène sa douleur et ses désillusions dans les rues mal famées de la propre Genève. Ce quar¬tier d’immigrés où la vie et la misère la renvoient à ses propres échecs. Le souvenir du Bosphore s’invite souvent dans ses escapades nocturnes. Elle n’est plus que nostalgie, un œil perdu comme une patrie, un œil ouvert sur l’obscurité. « L’amour a un dans ses certitudes. Au fur et à mesure que le jour baisse, la peur s’empare de la femme. Et les souvenirs resurgissent… La rencontre, d’un homme et d’une femme, d’un passé et d’un présent, cet œil de trop », ditelle. Régulièrement, elle s’arrête dans les cafés pour écrire et s’invente un double en tout différent, inspiré d’une superbe et étrange femme croisée dans un restaurant. Mais même ce double fictif sera rattrapé par la réalité, toujours brutale. La jeune Turque a fait de sa peur un mode de vie, faisant peur à son tour, à ceux que la différence menace, exhibant son œil bandé pour fortifier sa solitude.
Asli Erdogan, dans ce récit poétique, où la mélancolie joue le rôle du tragique, dépeint en impressionniste la détresse de l’immigré, étranger à lui même où qu’il soit. « By Par Mazarine Pingeot