Serra Yılmaz, Ayşenil Şamlıoğlu ve Güven Güner tarafından sahnelenen “Hayatın Sessizliği” İtalya’nın En Prestijli Tiyatrosunda

İtalya’da artık belli bir şöhrete ulaşmış olan sinema ve televizyon sanatçısı Serra Yılmaz, İtalya’nın en tanınmış sahnelerinden biri olan, “Teatro Piccolo di Milano”da, Aslı Erdoğan’ın, “Hayatın sessizliğinde” adlı oyunuyla dün akşam sahne aldı. Oyunun rejisini Türkiye’de son yıllarda aldığı ödüllerle başarısını kanıtlamış olan Ayşenil Şamlıoğlu yaptı.

http://www.guvenguner.com/hayatinsessizligi.html

Tyrkisk pepper, brasilianskhete

Turkey: ten points,la Turquie: dix points. Tidligere har jeg skrevet begeistret om tyrkeren Orhan Pamuk. Nå foreligger Asli Erdogan — ung, tyrkisk og kvinne – på norsk. Jeg må innrømme at jeg aldri har hørt om forfatteren, men “Byen med den røde kappa” er uten tvil det beste jeg har anmeldt denne høsten.Overveldende, voldsom og rå: Slik er denne teksten og byen den beskriver, der skuddsalvene høres dag og natt, og med “folk som bæsja eller masturberte midt på gata”.

https://www.aftenposten.no/kultur/i/RzW62/tyrkisk-pepper-brasiliansk-hete

Krekkscena Rio

Verdenslitteraturen har mangeeksempler pâ urbane skildringer hvor byen beskrives som truende. Det utvikler seg gjerne til en kamp mellom byen og individet, som i Balzacs Far Goriot, hvor den unge provinsielle, grenseİ0st ambisİ0se Rastignac utfordrer Paris med ordene: «Og sâ var det oss to». Hamsuns Suit, derimot, ender med at den martrede, utsultede hovedpersonen m0nstrer pà en bât og forlater byen.
I den tyrkiske forfatteren Asli Erdogans ferste bok pâ norsk fiııner handlingen sted i Rio de Janeiro som hovedpersonens verken fronterer eller flykter fra, men selv bevisst gâr til grunne i. Det er sâ definitivt ikke turistbrosjyrenes Rio vi m0ter i Erdogans roman, men byens aller mest brutale, morbide og ekstreme side. Et Rio som er et marerittaktig, kaotisk dedsrike, preget av ekstrem fattigdom, slum, gatebarn, sykdomsepidemier og dop; et Rio som topper Verdens kriminalstatistikker med 20 drap i degnet. Men destruktiviteten er selvsagt ikke hele bildet.
Sanselighet. I et av de ferste av mange portrettglimt i böken presenterer Erdoğan oss for en ung kvinne, kanskje tenâring, som til tross for at hun er d0ende av suit og 0ynene for lengst er avglanset, danser samba med latter fra en tannbs munn og gledef0lelse skrevet över hele det depraverte ansiktet. Ekte glede. Slikt, mener
forfatteren, finner man bare i Rio. Rio representerer en tvetydig sanselighet; en fordringsles, ubeskyttet og utsatt kroppslighet som representerer noe langt mer enn den sambarytmiske, myke sensuaIiteten som ellers gjerne dominerer väre forestillinger om stedet.
Rammefortellingen i Byen med den rede kappa dreier seg om özgür, en ung tyrkisk kvinne som flyttet til Rio for to Ar siden og nä holder pä ä avslutte sin roman med nettopp tittelen Byen med den rede kappa. Denne teksten, som er en selvbiografi og samtidig en observasjon av byen i kunstens og litteraturens tje neste, finnes i kursiv og f0res parallelt med nätidsfortellingen. De to fiksjonsniväene glir konstant og s0ml0st over i hverandre, slik ogsä Özgürs to virkelighetsniväer omverdenen og romanfiksjonen blandes, pävirker hverandre og utsetter hverandre for en slags gjensidig, relativiserende smitteeffekt.
Filmatisk. Det er ikke fremstillingen av Özgür; hennes apatiske liv, daglige ydmykelser eller, for den saks skyld, hennes refleksjoner omkring forholdet mellom kunst og virkelighet, som er interessant lesning i Erdogans roman. Romanens kvaliteter blir fßrst tydelige nâr özgürs historie for alvor integreres i beretningen om Rio, et forhold som igjen beror pâ at Özgür ogsâ i fysiologisk forstand innlemmes i byens livsfarlige, lepske stoffskifte. Hennes indre liv invaderes og oppleses. Fra og med denne fatale og irreversible sammenf0yning av by og individ drives teksten fremover av et sseregent metaforisk overskudd. Stilen er filmatisk og formspräket dynamisk, det hele gjengitt pâ upâklagelig samnorsk av oversetter Gunvald Ims. Byen kommer til â dominere beretningen i en slik grad og beskrives i sâ antropomorfiske vendinger at den raskt fremstâr
som en hovedperson pâ lik linje med kvinneskikkelsen som den samtidig bâde speiler og overskrider.
Om forfatteren i sine skildringene av menneskelige, psykologiske prosesser beveger seg pâ grensene til det endimensjonale, er hun uovertruffent dyktig i sin fremstilling av materien bâde den levende og dede, som for evrig i denne böken utgjer to sider av samme sak. Erdoğan skildrer det fattige Rio som et selvregulerende system av utnyttelse, void, edeleggelse, ded og i andre enden av skalaen produksjon av nytt liv. Den bakteriologiske nedbrytingen og forrâtnelsen som eksponeres i Rios gater utgjer i seg selv spiren til ny, selvstendig vitalitet. Moralen er borte i dette bildet av en gudsforlatt, urban plett pâ jorden, og det eneste forsonende elementet i fremstillingeıı er menneskenes trassige glede. By Vigdis Ofte

Trois fragments de La Ville dont la cape était rouge

Ce livre a été publié en 1998 en Turquie, puis en France en 2003, aux éditions
Actes Sud. Le début de l’histoire peut se résumer ainsi : Ozgür, une étudiante
istanbouliote, arrive un jour à Rio en pensant loger chez un universitaire. Un taxi la
conduit à l’adresse indiquée, où, malheureusement, on ne l’attend pas. Seule dans
cette ville débordante de sensualité mais aussi de terreurs, elle décide de rester.

« Elle avait croisé la mort à chaque coin ; une mort engraissée, vorace, capricieuse
s’était infiltrée dans chaque mot qu’elle avait écrit. Pourtant, ce qu’elle pourchassait dans
les labyrinthes sombres, c’était autre chose. Ce qu’elle cherchait dans les favelas
misérables, dans les regards voilés des sansabri, audelà des masques de carnaval… La
passion désespérée du corps pour la vie, plus vieille et plus puissante que tous les mots. »

« Au début, elle s’était réfugiée dans la littérature, son amie de toujours ; elle avait
cherché un écrivain qui puisse éclairer la nuit qui régnait en elle et qui devenait de plus en
plus profonde. »

« Un écrivain avait dit : « Pour connaître l’homme, il faut aller loin. » Ce n’est
qu’après être allée si loin qu’elle en savait plus sur les Latinos : « No ire foras… » (Ne va
pas dans le lointain, la réalité est au fond de toi.) Il fallait peutêtre franchir l’enfer pour
pouvoir renaître, traverser les tropiques dangereux, infernaux, tristes…

Elle avait rejeté « le monde » qu’on lui avait offert : elle avait rassemblé toutes ses
forces dans un seul but. Attraper Rio de ses mains, comme un papillon, et l’enfermer dans
ses propres mots sans la tuer. La Ville dont la cape est rouge était née.

Asli Erdoğan, La Ville dont la cape est rouge, traduit du turc par Esin Soyal Dauvergne, Actes Sud, 2003 – By Kedistan

Türk öyküsünde ”Kadınlık Durumu”

Türk öyküsünde ”Kadınlık Durumu” ve öncü asi kadınlar
GÜNER ENER, SEVGİ SOYSAL, ASLI ERDOĞAN

Kadınlık durumu”nu bir ”düzen sorunu” olarak gören (benim inceleme fırsatını bulduğum) üç kadın yazar var: Güner Ener, Sevgi Soysal ve onların mirasçısı olarak gördüğüm Aslı Erdoğan. Bu yazarlar düzeni eleştirmek için kadınlık durumunu bir metafor olarak kullanıyorlar ve alabildiğine sert bir düzen eleştirisi yapıyorlar. Her üçü de taklitçi bir biçimde değil fakat gerçekten radikal yazarlar… Çünkü bırakın feminist olmayı, kadın olarak kadınlar için yazmak bile çok kaygan bir zemin: Nörotik erkek düşmanlığı ve cinsiyet ayrımcılığı, ataerkil değerlere bilinçsizce saldırı ve bilinçsizce teslimiyet, kadın yaşamını reformize etme fantazilerini yazarken bilinçaltında benimsenmiş ve özümsenmiş ve bu yüzden de olmadık yer ve zamanlarda su yüzüne çıkan erkek söylemi ve dili; tatlı/zarif kadından birden öfkeden gözü dönmüş deli kadın arasında yaşanan gelgitler, psikolojik ikilemler, okuyucusunun bilincini açmaktan çok köreltecek duygulanmalar ve aldanışlar, aşk ve cinsellik konusundaki cehalet ve tutuculuğun yol açtığı sığlık yüzünden konulan yanlış teşhisler…birçok kadın yazarı bulunmaları gereken çağdaş çizginin hep berisine hapsediyor ve yazdıklarını önemsizleştiriyor.

Kadınlık durumu nedir?

Yalnızca kadını erkekten ayıran biyolojik farklılıkların (menstruasyon, doğurganlık, emzirme v.s) ortaya çıkardığı duyarlılıklar ve farklı bakış açısı değil, fakat aynı zamanda erkek egemen bir toplumda var olan toplumsal ve ekonomik faktörlerin yarattığı kadın karşıtı söylem ve değerler ile bunların kadın üzerindeki psikolojik sonuçları ve yaptırımları kısaca ”kadınlık durumu” dediğimiz biraz trajedi, biraz da komedi ile renklendirilmiş bir kültürel alt kategoriyi yaratmaktadır .

1960’ların sonlarında ortaya çıkan feminist eleştiri kadın sorunlarını çeşitli edebiyat biçimlerinde (öncelikle roman, öykü, tiyatroda) yorumlamak ve erkek egemen (phallocentrıc) ideolojinin yarattığı ataerkil tavır ve değerleri açığa çıkarmak, sorgulamak, eleştirmek ve değiştirmek için üretilmeye başlandı. Cinsel kutuplaşmada baskın tarafın, erkek tarafının kadınlara dikte ettirdiği, yansıttığı betimsel (representational) kadın imgeleri tartışmaya açıldı. Kadın ve erkek yazarların yarattığı cinsiyet nosyonları sergilendi.

Bu polemikler sonunda edebiyatı da aşarak siyasal konulara taşındı: Kadının baskı gördüğü, sömürüldüğü, haksızlığa uğratıldığı, sosyoekonomik statüsünün en gelişmiş toplumlarda bile erkeğin çok gerisinde kaldığı görülünce yeni politikalar üretme gereği ortaya çıktı. Bu nedenle feminist eleştiri pek çok batılı ülkede çok önemli bir işlevi yerine getirdi: Edebiyatın sağladığı veriler ışığında toplumsal yaşam yeniden gözden geçirildi. Üstü kapalı ve bir o kadar da karmaşık bir ırkçılık biçimi olan kadının aşağılanması su yüzüne çıktı. Bu konuda Kate Millett, Germaine Greer, Schlamith Firestone, Betty Friedan, Elaine Show gibi isimler ilk kuramsal örnekleri ve unutulmaz yapıtları ortaya koydular. Mary Wollstonecraft’in Kadın Haklarının Bir Savunması (1792) ve Margaret Fuller’in 19.Yüzyılda Kadın (1845) adlı ünlü denemeleriyle başlattıkları çabaları sürdürdüler.

Feminist eleştiri ne yazık ki böyle canlı ve coşkulu (yani özgün) bir biçimde Türkiye’ye ulaşamadı. Fakat feminist edebiyat ulaştı. Sevgi Soysal’ın 1968’de ilk baskısı yapılan Tante Rosa adlı öyküler kitabı ”kadınlık durumu” üzerine inanılmaz ironiler ve çarpıcı gerçeklerle dolu özgün bir çalışmaydı. Sevgi Soysal daha sonra yazdığı roman ve öyküleriyle bu konunun ideologlarından biri olduğunu kanıtladı (ve tabii eylemcisi de oldu).

Ancak kadınlık durumunun ilk eleştirisi ve Tante Rosa’dan daha sert ve radikal bir yorumu (belki de Soysal kaleme sarılmadan önce) Güner Ener’in 1959—1965 yılları arasında yazdığı öyküleri içeren ve ilk baskısı 1969’da yapılan Eylül Yorgunu adlı kitabında yapılmıştı. (Ben Güner Ener’i ne yazık ki İmge Kitabevinin 2000 yılında yaptığı ikinci basımında tanıyabildim.) Ener bu kitabında cinsel tabuları yıkıyor. ”Dikine Eğri” (1959); çocukluk eğitimini eleştiriyor, ”Bir Mektup Yazdım Dört Ucu kara” (1960); kadın olarak toplumla çatışıyor ve aşkı sorguluyor, ”İyi misiniz?” (1960); ataerkil kültürün bunalımlı, intihar eğilimli kadın kurbanlarını gözlüyor, ”Elgin” (1961) baba—kız, anne—kız ilişkisini biraz da Freudian bir bakış açısıyla sorguluyor, ”Tuzluçayır” (1962); metaforik anlamda kadın olmanın dehşeti ve toplumsal damgasından (stigma) bahsediyor, ”Üçüncü Kişi, Tekil” (1963); olağanüstü bir iç monologla düzen eleştirisi yapıyor, ”Bozuk Düzenden” (1963); Edgar Allan Poe’nun ”Tell—Tale Heart” öyküsü tipinde bir sanal (kadın) suçludan bahsediyor, ”Başarısız Suçlu” (1964); tükenmiş kadın psikolojisinin yol açtığı intiharlardan, ”Eylül Yorgunu” (1965) ve kadın ölümünden ”Kırkbirinci Gün” (1965) bahsediyor.

Güner Ener ve Sevgi Soysal yan yana getirildiklerinde edebiyatımızın iki öncü—asi kadınının portresiyle karşılaşıyoruz. Aynı konuları farklı vurgular ve doğru saptamalarla yapan iki kadın… Ataerkil düzene, onun kadın tanımına, kadını yok sayan değerlerine meydan okuyan iki kadın. Sevgi Soysal Tante Rosa’da kadınlık durumunu şiirsel (ama trajikomik bir biçimde) başlarda şöyle anlatıyor:

”Bir kartopu uçup Tante Rosa’nın camını kırdı. İçeriye ayaz doldu, kar doldu, kiliseden dönen kocasının varlığı doldu, çocuk emeceği kadar emmişti, memede uyudu. Tante rose memesiyle camdaki deliği doldurdu, ayaz memesini ısırdı, kiliseden dönen kadınlar şapkalarını çıkarıp yüzlerine tuttular ve yan gözle Tante Rosa’nın kocasına baktılar. Tante Rosa’nın kocası hiçbir şey duymadı, evdeki kaz kızartmasını düşünüyordu, her Pazar sabahı yenen kaz kızartmasını ve elma pastasını, sıcak kahveyi.

Sonra birinci çocuk ağladı, ikinci çocuk ağladı, bebek ağladı. Tante Rosa göğsünü ilikledi, yerleri süpürerek sahanlıkta yürüdü, tahta merdivenler gıcırdadılar…

Bir mektup bıraktı Tante Rose arkada, üç çocuk bıraktı, biri emzikte, kaz kızartması ve elma pastası yapmasını, yemek masası örtülerini kolalamasını, dolapları yerleştirmesini öğrettiği hizmetçi kızı bıraktı…(ss.20—22)

Güner Ener ise ”Eylül Yorgunu”nda daha öfkeli (daha yıkıcı) bir tavırla yazmaktaydı;

Demek ki neymiş; kız beşiğe, çeyiz sandığaymış. Üstelik sizin namus kavramınız da nane ruhu denli uçyum—kaçtım bir şeymiş. Amanın sıkı tutun. Özellikle bekâretleri. Kendinizin, kızınızın, kardeşinizin, komşunuzun, eşin dostun, hısım akrabanın. ”Aa onun namusu bize düşer”. Size bok yemek düşer aslında… ”Bozuk Düzenden” (s. 62)

Sevgi Soysal genç yaşta öldü. Güner Ener ise kırıldı ve tek kitapta kalmaya karar verip asıl mesleği olan resme döndü; ülkeyi de terk etti. Ener ve Soysal özgünlükleri, dinamik anlatımları, keskin gözlemleri ve doğru saptamalarıyla kadın edebiyatımızı yerellikten kurtarıp evrensel boyutlara taşıyabildiler. Sevgi Soysal kadınlara bütün başarısızlıklarına aldırmayıp kendi kendilerini sevmelerini söylüyor ve bir dayanışma (siyasal implikasyonları olan bir dayanışma, bir sisterhood) öneriyordu. Güner Ener ise toplumsal yargılara boş verip topluma diklenip tam bir birey gibi yaşamayı.

Ülkemizde Güner Ener ve Sevgi Soysal’ın ilk örneklerini oluşturduğu bir siyasallaşmış kızkardeşlik (sisterhood) projesinin gerisinde bütün kültürler ve ırklar düzeyinde başlıca şu varsayımların bulunabileceğini son araştırmalar göstermiştir:

1. Cinsiyet (Gender) baskının başlıca kaynağıdır ve bütün baskı biçimleri için model oluşturur.

2. Baskı iki uçludur: boyun eğmişlik ya da erkek egemen kültürden dışlanmışlık kuşatılmış kadınlık durumu içinde yer almak için yeterlidir. Bu nedenle bu kategorilere giren erkeklerin de kadınların durumundan farkı yoktur.

3. Yalnızca bir grubun, kültüre, ırka, sınıfa, eğitime, mesleğe ya da herhangi başka bir kritere göre dernekleşmesi, farklılıkları dışlayan ethnocentric ve seçkinci bir baskı gurubu oluşturabilir. Dayanışma dernekleşme değildir.

4. Belli kriterleren dayalı kadın kültürü ya da alanı yoktur. Egemen kültürün tanımladığı cinsiyet alanları vardır ve bunlar ekonomik, politik ve toplumsal olarak baskın gruplar tarafından belirlenir. (Dolayısıyla kurbanlar hem kadınlar hem de erkekler arasından çıkabilir.)

Daha kadın duyarlılığına bile sahip çıkmaktan çekinen, Erendüz Atasü’nün bir gazete yazısında belirttiği gibi, ”kadın kimliklerini geri çeken” kadın yazarların bulunduğu ülkemizde, son araştırmalarla varılan sonuçlar Güner Ener ve Sevgi Soysal’ın yaptıkları saptamaların doğruluğunu bir kez daha ortaya koydu: Kadınlık sorunuyla başlayan baskı ve sömürü, düzen sorununun en önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Güner Ener ve Soysal bu nedenle kadınlık sorununu yerellikten kurtarmayı, ”öteki” grupları da kucaklamayı hedefliyorlardı. Güner Ener’in ”Dikine Eğri” öyküsünde (ki Aralık 1959’da yazılmıştı) anlatıcı—kadın kahramanın sokakta konuştuğu bir kambur adamla gidip yatması onun kadın olarak, her çeşit ritüelden ve egemen kültürün erkek estetiği konusundaki dayatmalarından arınma çabasıdır.

Aslı Erdoğan, Güner Ener ve Sevgi Soysal’ın başlattığı zincirin son halkasını oluşturuyor. Özgürleşebilen, dolayısıyla yerellikten kurtulabilen bir kadın yazar, Aslı Erdoğan. Kendisinden önce gelen yazarlar gibi Erdoğan’ın öyküleri de öncelikle kadının yerini sorgulayan bir başkaldırı, düzen eleştirisi, simge ve metaforlardan yola çıkarak çözümlemelere ulaşan bir mitleştirme (dolayısıyla unutturmama) çabası. Güner Ener’in ”Üçüncü Kişi, Tekil” öyküsündeki ”göğsüne köküne kadar gömülmüş kara saplı bir bıçakla” ortalarda dolaşıp çevreye korku salan kadın, Aslı Erdoğan’ın ”Yitik Gözün Boşluğunda” adlı öyküsünde tek gözü ameliyatla alınmış, göz boşluğu sürekli kan—irin karışımı kanayan ve çevresine aynı korkuyu salan kadın olarak karşımıza çıkıyor. ”Kadınlık durumu”nun bu morbid metaforlarla bundan daha etkileyici modernist bir yorumunu bulmak güç. Aslı Erdoğan bir hapsedilmişlik duygusunu da kolayca yaşatıyor okuyucuya.

”Tek gözlü bir kadın hayaletten bile daha korkutucu. İnsanların yüzümü görünce kapıldıkları dehşetten, ansızın iri iri açılan gözlerden, kaçırılan bakışlardan, korku ve tiksintiyle çarpılan ağızlardan bıktığım için gündüzleri olabildiğince az dışarı çıkıyorum.” (s. 39)

İşte Aslı Erdoğan’ı Güner Ener ve Sevgi Soysal’ın mirasçısı yapan bu özgün yaklaşımı, onlarla paylaştığı ”kadınlık durumundan” yola çıkan düzen eleştirisi. Şuna inanıyorum ki, Aslı Erdoğan’ın aynı öyküde yazdığı şu satırlara her iki yazar da imzalarını atabilirler ve bir ”sisterhood” zincirini güçlendirebilirlerdi:

Cenevre’deki ilk gecelerimde, sokaklarda, diskolarda, barlarda sevgilileriyle sarmaş dolaş yürüyen, dans eden, öpüşen, kahkahalar atan on üç—on dört yaşındaki kızları görünce içim cız ederdi. İlk gençlik yıllarımı benden çalmıştı Türkiye ve onları başka hiçbir ülke geri veremezdi. Zamanla içimi acıtanın bu kızların özgürlüklerinden de öte mutlulukları olduğunu anladım. Genç ve umut yüklü bakışlarla seyrediyorlardı dünyayı; yanlarındaki delikanlılar onları sevgiyle, hayranlıkla, tutkuyla kucaklıyordu; hiç tokat yememişler ve büyük olasılıkla bir ömür boyu yemeyeceklerdi. Doğup büyüdükleri topraklar gelişip serpilmelerini, gerçek boylarına erişmelerini, mevsimi geldiğinde çiçek açmalarını sağlayacaktı. Daha şimdiden küçük birer Tanrıçaydı hepsi. Ülkemdeki erkekler kadınlara böyle bakmıyor, böyle davranmıyordu. O yaşlardaki ilk ilişkilerimden aklımda kalan ”ne koparsan kârdır” türünden bir cinsellik, nedenini bir türlü çözemediğim aşağılanmalar, karşımda beliren zerbalar, timsahlar, cadı yakma törenleri, orospu yaftalarıydı.

Avrupada’nın orta yerinde bile Ortadoğulu kadınları bir bakışta ayırt edebilirim. Hepimizin gözlerinde derin bir korku ve hüzün var. Özgüvenimizi hiçbir zaman kazanamamışız, gururumuz Rasputin gibi yaralarla dolu…” (ss.14—15)

Aslı Erdoğan aydın kadın, düşünen kadın, cinselliğini yaşayabilen kadın olmanın Türkiye’de ödenmesi gereken bedelinden bahsetmektedir. Söylediklerinde de doğrusu hiç abartı yoktur ve sanki Sevgi Soysal’ın çektiklerini, ölümünü; Güner Ener’in hırpalanması, yabancılaşması ve kendini yolladığı sürgünü anımsatmaktadır bize. Aslı Erdoğan’ın devraldığı bayrağı uzun yıllar taşıması (sonunun kötü olmaması) ve emin ellere teslim etmesi dileğiyle. By Sevinç Özer