Le Mandarin Miraculeux

La nuit exacerbe les solitudes et les profondeurs de ia viiîe n’offrent pas de redemption. Une jeune femme marche dans Geneve, sans pouvoir echapper â une blessure qui suscite repulsion et degoût pour ceux qui ia croisent, pas plus qu’elle ne peut se soustraire â la douleur qui I’accompagne.

Estelle borgne parce que «l’amour a un oei! de trop», comme le dit !e Mabâbhârata, et qu’ii n’est pas . d’amour heureux ? Qui pourra regarder en face son ceil blesse, defait du pansement qui le recouvre ? Seule avec son enfance en Turquie et [’abandon de Sergio, la narratrice recherche desesperement ia nuit, prisonniere d’une vision oû se deforme le prisme du monde exterieur lorsque la fatigue accabie Tceil qui lui reste. Jeune femme assoiffee de tendresse, eprise de passion et d’intensite, eile ne peut dire ce qui est brise en elle, encore moins !e livrer au premier venu. Le mandarin miraculeux de la (eğende chinoise qui lui est chere ne perdil pas son invulnerability des qu’ii reçoit des marques d’affection ? Eile est condamnee â errer dans ies ruelles de la ville OLI rode le danger et ecrit â en perdre haieine dans les cafes de Geneve. C’est tâ que se croisent (‘Istanbul de sa memoire et la Geneve de son exil, la passion perdue avec Sergio et Tabsence irreversible, parce qu’«essayer de faire revivre un amour ancien» est «absürde et sans espoir». La narratrice deambule dans un entre deux peupie de miroirs, celui des rives du Leman oû elle refrouve cedes du Bosphore. L’impetuosite des rivieres appartient â la passion passee ou releve de Tiliusion et les rues ne ia mettent en presence que de predateurs. De son passe turc, elle garde le regret d’une jeunesse confisquee par les interdits et la tristesse qu’eile considere comme le signe de reconnaissance des femmes du Moyen—Orient. Les adolescentes de Geneve s’epanouissent «comme des fleurs» et sont de petites deesses. E!!e a conserve des hommes de son pays le souvenir «d’inexplicabies humiliations, de menteurs, de brutes, de bûchers oû Ton brûle les sorcieres.» Michelle, le personnage de la fiction qu’elle ecrit â longueur de nuit dans les cafes, est belle â en perdre le souffle. Pourfant le double qu’elle s’est invente ne rencontrera â Geneve que desastre et destruction. La narratrice semble ainsi vouee â porter avec son ceil malade le reve d’une dualite â jamais biessee. II se fait ie sas d’une âme exilee sur terre, tandis qu’elie est un oiseau aux ailes rognees par la vie. On retrouve ici I’univers de la ville dejâ cher â Asli Erdoğan dans La ville dont la cape est rouge (Actes Sud, 2003), ainsi que le theme du double fictionnel present aussi dans son roman precedent â travers Özgür et Ö, avec ce qui etait une descente aux enters marquee par le souvenir d’Orphee et d’Eurydice. Aslı Erdoğan est une des voix les plus prometteuses de la jeune literature turque, recompensee Tannee derniere en Turquie par un prix pour une prose poetique qui n’a pas encore ete publiee en français. By Cecile Oumhani

Laveggi, Erdogan, deux femmes pour un éloge de la brièveté

La brièveté et la précision sont aussi les qualités d’Asli Erdogan. Elle est née en 1967 à Istanbul. Après des études de physique, elle est partie pour Rio “et depuis, précise son éditeur, elle voyage régulièrement à travers le monde”. Cette nomade écrit des poèmes et des romans. Le Mandarin miraculeux est son deuxième livre traduit en français, après La ville dont la cape est rouge (2).

https://www.lemonde.fr/livres/article/2006/05/25/laveggi-erdogan-deux-femmes-pour-un-eloge-de-la-brievete_775746_3260.html

Mauvais oeil


La narratrice, une jeune femme turque, erre dans Geneve une fois la nuit tombee. Depuis le depart de Sergio, son amant, elle a perdu I’ceil gauche. Desormais objet de peur et de repulsion, elle se refugie dans la solitude et une ironie teintee de cynisme ; la voilâ racontant I’interet que lui manifeste un jeune Françals croise dans un cafe :

t // devait se figurer que j’etais une femme ecrivain du Tiers Monde qui avait perdu un ceil en combattant pour la democratie. En realite toute sa personnalite est habitee par la douleur, et semble prete â se briser â la moindre manifestation de tendresse.

Ce roman etrange peut se lire â differents niveaux ; on peut (’interpreter comme le recit, â i’humour glacial, d’une experience de I’amoindrissement physique et de la marginalite qu’il entralne. Une femme â la beaute ee ne vaut plus grand chose sur le marche de 1‘amour, et n’a plus rien a attendre, tel est le constat que fait la narratrice. Et la description du regard des autres t un seul ceil est pour eux une chose plus insupportable que la mort… mon ceil perdu occupela place de ce qu’ils ont perdu ou devront perdre. Its en font un abîme s dit crûment 1’effroi devant toute anomalie physique. Mais le recit possede une dimension plus symbolique, presque psychanalytique :

I’ceil perdu figure la conscience, et peut etre aussi, dans sa suppuration, les non dits et les nevroses. Cependant, î’ecriture de Asli Erdoğan, presque seche, tient â distance tout pathos, comme la narratrice lorsqu’elle s’adresse a son amant: s ne compte pas sur moipour me complaire bassement â (…) distribuer gratis souffrances, cauchemars et tragedies, t Ce sont precisement cette souffrance non elucidee du personnage, son passe mysterieux, et sa solitude dans une Geneve etrangere, qui donnent â ce court texte une beaute sombre, emplissant le lecteurde malaise et de compassion. By Deiphine Descaves

Delilik…

Delilik, yüzyıllardan beri erkekten çok kadına yakıştırılır. Edebiyat alanında da ‘deli’ diye geçiştirilmeye çalışılan, sonrasında güç de olsa hak ettikleri yeri bulan ya da bulacak olan yüzlerce aykırı kadın yazar var. Deliren, yoldan çıkan, deliliği, ölümü, çirkinliği, bedenin acısını, uygarlığın ikiyüzlülüğünü yazmaktan korkmayan kadınlar… 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle…

Yoldan çıkan, sapan, çıldıran, aklını kaçıran, deliren, intihar eden aykırı kadınlar… Deliliği, ölümü, çirkinliği, bedenin acısını, uygarlığın ikiyüzlülüğünü yazmaktan korkmayan kadınlar… Bu kadınlar ki ‘sırça fanus’larda nefessiz bıraktığımız, ‘kendine ait oda’larına kilit çaktığımız, ‘ölmeye yatma’larına izin verdiğimiz, ‘tımarhane yolculukları’nda yalnız bıraktığımız ve ‘ruhlarının üşümesi’ne seyirci kaldığımız yazarlar. Ve bu kadınlar şimdilerde ya ormanlarına, odalarına, bahçelerine çekildiler, ya bedenlerinin acılarıyla baş başa kaldılar ya da denizlerin, rüzgârların sesini dinleyip kül oldular, deniz oldular, hava oldular, toprak oldular.

Delilik, yüzyıllardan beri erkekten çok kadına yakıştırılır. Erasmus, ta 1509’da deliliği kürsüsünden indirirken ona kadın olduğunu itiraf ettirir. Özgürleştirici, mutluluk verici, karnavalesk ve devrimci bir mit olarak kucaklanan delilik aslında ötekileştirmenin, toplumdan soyutlamanın ve zindanlara kapatılmanın adıdır aynı zamanda. 19. yüzyıla gelindiğinde delilik daha ‘bilimsel’ bir şekilde tanımlansa da daha çok kadınların tutulduğu bir hastalıktır hâlâ. Belki de böyle olmasının nedeni, devrin tüm sosyo—kültürel değişme ve gelişmelerine karşın kadının evdeki durumunda bir değişiklik olmamasıdır. Kapılar hâlâ kilit altındadır, dışarısı genişledikçe ve zenginleştikçe içerisi daha da küçük görünür. Buhranlar ve histeri krizleri içinde ayılıp bayılan zayıf sinirli kadıncıklar, dönemin edebiyatında bir hayli yer bulurlar kendilerine.

Günümüzde bile kadınlar bu yaftayı kabullenip hapları birbiri ardına yuvarlamaktadırlar kolları bağlı. Oysa ki çoğu, kültürün bir ürünü olan ‘akıl hastalıkları’, özgür ve sıradışı aklı ezip yok etmek için uydurulmuş hilelerdir.

Travmalardan şizofreniye
Edebiyat alanında deli diye geçiştirilmeye çalışılan, sonrasında güç de olsa hak ettikleri yeri bulan ya da bulacak olan yüzlerce aykırı kadın yazar var. Bu kadınların yaşamlarında ya da metinlerinde pek çok tanımlı ‘akıl rahatsızlıkları’nın ipuçlarını örtük ya da açık bir şekilde bulabilirsiniz; şizofreni, paranoya, çoğul kişilik bozukluğu, mani, depresyon, melankoli, agorafobi… Bu ‘rahatsızlıklar’ intihara yönelme, duyarsızlaşma, benlik kaybı, gerçekle ilintinin kesilmesi, esrime, aşırı heyecan ve korku (Kadınlarda daha çok görünen savunma refleksi.), öfke (Genellikle erkeklerde görülen, kişiliğin korunmasını ve özerkliği sağlayan duygu durumu. Kadınlar en çok işlerine karışıldığında öfke duyuyorlar.), yorgunluk hissetmeme, uyumama, taşkınlık, yoğun bir düşünce kaosu, taşkınlık ve çöküntünün ardı sıra yinelenmesi, kaygı, bellek yitimi gibi davranış şekilleri ile kendilerini açığa çıkarırlar. Çoğu akıl rahatsızlığının aşırı çevre baskısından, çocukluktaki cinsel taciz vakalarından, travmalardan, aşırı stresten meydana geldiği düşünülürse, kadınların akıllarına hâkim olmamak gibi bir lüksü hak ettiklerini söylemeye bilmem gerek var mı?

Önce acı yaşam sonra acı dil
Duyusal algı ve hafızası gelişkin olan kadın böyle bir yaşamın tüm ayrıntılarını zihnine hapsederek, tüm çelişkilerini ve acılarını derinden duyumsayıp sırtlanarak elbette ki önce kaçınılmaz olarak delirir ve sonra da alır kalemi eline. Neşe Cehiz yazmaya nasıl başladığını şöyle anlatır ’Bir gece kendimi evin mutfak masasında buldum. Önümde koca bir tomar kağıtla. Nasıl yazıyorum ama! Hafif tırlatmış olmalıyım.’ Latife Tekin ise; ’Ben yazmaya başladığımda kafamın içi çınlamalar ve sözcüklerin gürültüsüyle doluydu. Ve ben yazmaya başladıkça, sessizleşme de başladı’ derken ’Sevgili Arsız Ölüm’deki küçük Dirmit canlanıverir. Yaşam, yaratmak isteyen kadını yaşatmamak için elinden ne geliyorsa yapar. Aslında yazmaktan, özgürce oynamaktan başka bir şey istemeyen Dirmit’i ailesi deli zanneder, cinlenmiş addeder. Sonunda defter yırtılır, dama çıkmak yasaklanır. Göçün benliğini ikiye böldüğü, çok yaralar almış, çok bastırmalar yaşamış Dirmit kadınların yazabilmek ve özgürce yaşamak için nelere katlandığını çok iyi anlatır. Toplumsal ve cinsel kimliği dahası benliği böylesine derin yarıklarla paramparça olmuş bu kadınlar her şeye rağmen yazmaya, savaşmaya devam ederler, makus talihlerinin üzerine hiç durup dinlenmeden hızla giderler. Yazan bir el ve düşünen bir yürek için daha yorucu olan bu yolculuklardan bir hayli yara alarak çıkarlar. Sözcükler bu acıları serinletmek, bu yorgunlukları dinlendirmek içindir. Ama içine girdikleri dil kendi seslerinin, sözlerinin dili olmadığından nefes alamazlar yeteri kadar.

Ölümüne yazma
Bilginin iktidarına yabancı, bilmek için ve bunu gösterebilmek için yazmayan, toplumun ve dilin kıskacı içinde kalan bu kadınlar, yazdıkça daha da derinleri kazımaya başlarlar. Yazma süreçleri ölümünedir adeta. Dehaları ve bir türlü yok edemedikleri yaratıcılıkları onların en büyük suçu ve işkencesine dönüşür. Dile ve içine düştükleri bu yaşama hapistirler. Bu hapsi reddetmeleri, bunun uğruna yazmaları kaçıklıktır sadece, kadınlar bu dile girince daha ayrıksı ve deli görünürler ama kimseye de zararları yoktur, zararları kendilerinedir sadece. Kadınlar zaten hep duygularıyla, edebi değeri bile olmayan boş lakırdılar yazmışlar ve çok da can sıkıcı olmuşlardır. Bu ötekilik kurgusuna kadınlar ezelden beri pek bir aşinadır zaten. Delilikle, ötekilikle yaşamayı, yüzleşmeyi erkeklerden çok daha iyi bilen kadınlar başka yaşamlar, başka diller bulmaya çalışırlar. Yarattıkları küçük alanlar içinde erkeklerin itiraflardan, aynalardan kaçan şişkin egolarının tersine o küçümsenmeye çalışılan gerçek duyguları, acıları ve bedenin seslerini büyük içi boş laflara inat yazıp dururlar. Bu kültür içinde yalnız, yabancı mahluklar olarak kalacaklarını bile bile kendiler ni dinlemeye ve görmeye cesaretleri olduğu için delice, esriyerek, umursamadan yazarlar. Bu sakatlığın kendi sakatlıkları değil toplumun sakatlığı olduğunu bilirler. Bu asıl sakatlıktan korunmak için kendilerini odalarına, sözlerine kapatırlar çoğu zaman. Ama bu kapanışta ötekileştirilen her şeye yer vardır.

Onları delirten bir başka neden de, dışarıyı çok fazla deneyimlemedikleri için kendilerini yazmaya daha çok yönelmeleridir. Bu içre yaşamlar, onların kendi derinliklerine daha çok dalmalarına neden olur. Ve ne yazık ki hafiften narsistleşmeleri de bundandır. İç hesaplaşmaları derin olduğu sürece acı ve acı olduğu miktarda delirticidir. Aslında yazma eyleminin salt kendisi bile onlar için delice ve marjinaldir. ’On altıncı yüzyılda üstün bir yetenekle doğan herhangi bir kadın hiç kuşkusuz çıldırır, kendini vurur ya da yaşamını köyün dışında bir kulübede korkulan ve alaya alınan bir yarı cadı, yarı büyücü olarak geçirirdi’ der Virginia Woolf. Yazmanın kadına yakıştırılmaması, yıllarca engellenmesi, onların yaratıcılıklarına inen darbeler ve farklı travmaların habercisidir. Yazmaktan yüzyıllarca korkmuştur kadın ve bu miras korkuların ilk söze dökülüşü elbette ‘aklı başında’ olmayacak, taşkın bir zihnin hızla boşalması şeklini alacaktır. Yine de yazmaya devam eder kadınlar deli olacaklarını göre göre. Çünkü delilik en büyük dirençtir hayata karşı.

Delidir ne yapsa yeridir
Delilik, aslında büyük mücadeleleri gerektirse de, bir taraftan da kadın yazar için eşi bulunmaz bir nimettir. Delirerek, toplumsal ve cinsel kimliklerin yapmasına izin vermediği bin bir şeyi rahatlıkla yapabilir söyleyebilir aslında. Söylemek istediklerini daha yüksek bir sesle daha korkutucu bir üslupla yazabilme şansı vardır. Bu yüzden de delirmiş kadın, uygarlığın görmek istemediği çöplerden hiç iğrenmez (çünkü iğrenmek öğretilmiş bir tahakküm aracıdır) ve tüm tabularla birlikte rahatça mutlaka değinir kitaplarında. Yaşama ve kendilerine karşı yönelttikleri sağaltıcı öfkenin boşalabilmesinin, hayatta kalabilmelerinin ve daha dürüstçe yaşamanın yoludur delice yazmak. Modernizmin gerektirdiği akla uygunluk, nedensellik önemsizdir. Sayısız alt gerçekliğe geçilebilir. Delice yazarak adeta erkeğin hareket alanını kısıtlar ve kadına devreder fazlasını. Geçmiş ve gelecekle bağı daha kopuk olduğundan erkeğin dediklerine, tarihine ve bilimine kulak asmasına gerek yoktur. Delilik kadın yazarlar için bazen varoluşsal bir dilemma bazen de hınzır bir maskedir. Fakat bu maskenin maliyeti çoğu zaman ağır bir bedele karşılık gelir.

Aykırı dil, yok ülke
Yazarların tüm bunları yapabilmesi için yeni bir dile ihtiyaçları vardır. Ingeborg Bachmann’ın dediği gibi ’yeni bir dil yaratılmadan yeni bir ülke yaratılamayacağı’ için yazarlar, kadınları sakat bırakan fallusmerkezli söz yerine kimi zaman onu bozup çarpıtıp delice bir kadın dili tutturur. Deliliğin sesi içlerindeki çığlığın duyulmasına az da olsa olanak verir. Dil artık döngüsel, tekrarlı, parçalı, tutarsız, zamansız, yersiz yurtsuz, çok katmanlı, duyguların deli dilidir. Kristeva, psikopatların dilinin erkek dilini parçalayabilecek güçte olduğunu söyler. Bu kısmen şiirsel olan dil esrimelerin hızı arttıkça akmadan çağlamaya geçer, noktalama işaretleri savsaklanır ve hatta yitip gider. Sözler okuyucuya nefes alacak an bırakmazlar. Doğa ve kültür çatışması, beden ve akıl çatışmasına paralel olarak metinde yoğun bir parçalanmayı da beraberinde getirir.

Yazarlar, başlangıçta sözün değil duygunun olduğunu bildiklerinden öncelikle duyguyu dinlemişler ve sözleri duygunun yönetmesine izin vermişlerdir. Kadınlar bu dilde, ikili karşıtlıklara, çizgisel zaman anlayışına, rasyonalitenin tahakkümüne, kadınlara yakıştırılan tüm ikincil temsillere ve erkek egemen kültüre karşı savaşırlar. Metinlerindeki özneler sürekli yeniden üretilir, istikrarsız ve çelişkilidir. Tek bir kimliğe yer yoktur. Beden önemli yer tutar çünkü bedenin arkaik vahşi kaba sesi tekrar geri gelmeli ve yazıya geçirilmelidir. Bu yüzden de beden tüm çirkinlikleri ve sakatlıklarıyla karşımıza çıkar. Bu ayrıksı kadınların metinleri genelde otobiyografiye yakın durur. Kendi trajedilerini görmekten kaçmayan, onlarla yüzyüze gelmekten korkmayan bu kadınlar çocukluk fobileriyle hesaplaşırlar öncelikle. Metinlerdeki en derin ve kaçınılmaz ortak imge ‘ölüm’dür. Bazen son, bazen başlangıç, bazen de bütünlüktür onlar için ve ölüm çoğunlukla ‘intihar’la gelir. Bu intiharlar bilinçlidir ve yöneldiği yer genellikle ‘deniz’dir. Çünkü deniz bir bütüne ve özgürlüğe kavuşmayı imler, arınmadır, geçmişin silinmesidir. Deniz, kapatılmış olmalarından gelen agorafobiyi, yerleşik düzenden kopuşu anlatır.

Yaşama direnme şekli, intihar
Romanları kendi döneminde kaba, iğrenç hatta pornografik bulunan ve edebiyat çevresi tarafından sürekli dışlanan Kate Chopin’in ’Uyanış’ında çizdiği ölüm tasviri, evli bir kadının ahlak ve beden arzuları arasındaki çatışması sonrasındaki bilinçli seçimidir. Chopin ahlakın insanlığın değişimine bağlı olarak farklılaştığının ama doğanın, insan bedeninin hep aynı bencil cinsel dürtülerle yönetildiğine inanır. ’Uyanış’taki Edna baştan çıkarıcı denize karşı koyamaz ve denizin sesini dinleyerek intihar eder. Doğa ve kültür çatışmasıdır bu. Ouse ırmağının sularına ceplerine koyduğu taşlarla girerek intihar eden en yaratıcı şizofrenlerden Virginia Woolf’a göre intihar, Mrs. Dalloway’e söylettiği gibi bir iletişim yolu, yaşama direnme şekli ve kucaklaşmadır. Mrs. Dalloway ve intihar eden Septimus Woolf’un iki ayrı kimliğini anlatır gibir. Romanlarında saatler ölümü imler çoğunlukla, yani Woolf yaşamın her tiktakında ölümün varlığını hatırlamak ister. Ona göre delilik de intihar gibi, tekerrüre, nizama ve konfora dayalı burjuva hayatından çok daha sahici, samimi bir damardır. Manik depresif yaşamı bilinçakışı metodunun en önemli metinlerinden olan ’Dalgalar’da kelimelere dökülür. O hem dalgalarda gidip gelen bir mantar hem kayalıkları aklıkla dolduran köpük hem de odadaki kızdır. Dalgalar bir dökülür, bir geri çekilir ve yine dökülürler, kıyıyı ezen büyük bir canavarın gümbürtüsü gibi. Rüzgar, hem dalgayı kabartarak yaşamı zorlaştırır, hem de sakinleştirip yağmuru indirecek bir araçtır. Deliliği bundan iyi anlatabilen sözcükler yoktur herhalde.

İntiharı, öfkeyi, deliliği ve yalnızlığı metinlerinin merkezinde tutan Sylvia Plath da daha 31 yaşındayken intihar eder. İmgelerinde ölüme tabuta benzeyen pek çok şey vardır. ’Sırça Fanus’ bir kadının ve bir yazarın nasıl deliliğe sürüklenip ne acılarla boğuştuğunun itirafnamesidir. Sylvia’ya ilk deli yaftasını yapıştıran bir erkektir. Ona sahip olup parmağına bir yüzük takma derdindeki bu adam onun dediklerini anlamaz, dinlemez bile, aslında Esther’i kimse anlamaz. Deniz onun da intihar için seçtiği yerlerden biridir. Geçirdiği şok ‘tedavisi’nden sonra Sylvia kendine sorar; ne suç işlemiştir ki ona böyle bir ceza vermişlerdir?

Zoraki hasta
Kate Millet’in ’Tımarhane Yolculuğu’nda da bu soru farklı şekillerde tekrar tekrar sorulur. Millet, Plath gibi soruları kendisine sormaktan çok çevresindeki insanlara sorar. Bu toplumsal düzenin deliliğe nasıl baktığıyla, delileri nasıl acımasızca etiketlediği ile ilgilenir daha çok. Kitapta deliliğin toplum tarafından planlanmış nasıl bir kıstırılma ve kapatılma olduğunu çok açıkça ve samimi bir şekilde anlatır. Onda da deniz büyük bir rahatlamayı imler. Deliliğin aslında hepimizin içinde saklı olduğunu ve bir şehvet gibi çok hızlı bir şekilde uyandırılabileceğini söyler. Delilik yaftası aslında herkesi delirten bir fişlemedir. Ne kadar iyileşirse iyileşsin bir deli hep deli olarak kalacaktır. Zoraki bir hastadır, hasta olduğunu kabul etmek zorundadır çünkü ölememektedir. Woolf ve Plath da hasta olduklarını kabul etmedikleri için ölümü seçmişlerdir belki de. Millet, zincirlenen ve sonucunda toplumla uyuşamadıkları için yok edilen bu deli zihinlerin aslında nelere kadir olduğunu çok doğru bir şekilde özetlemiştir; ’akıl yok olmuyor, kaçıyor, çünkü bir yerlere gidiyor.’ Akıl düşleme teslim olur, üretkenleşir ama farklı bir dil konuşmaya başlar. Çünkü depresyonda dünya ve dil yok olur, iç ses o kadar baskındır ki ne söz onu karşılayabilir ne de hız.

Kalbi yaşadığı acıya dayanamayarak henüz elli iki yaşındayken duran Sevim Burak’ın hikâyelerindeki dili tam da bu farklı dilin yazıdaki göstergesidir sanki. Kesik kesik cümleler noktasızdı. Harfler, kelimeler, sesler, büyür, hızlanır, tekrar eder, bitmez, sonlanmaz ve boşlukta yankılanır durur. Metin tam anlamıyla görsel bir sestir çünkü söz bir kitapta bile her şeye anlatmaya kadir değildir. Burak söze tapınmaz, onu putlaştırmaz. Hikâyelerindeki kişiler normal değildir hatta tam anlamıyla gerçek bile değildir ama hüzün apaçık okunur satırlardan. Aşklar gömülü, aileler uzak ve beden acı içindedir. Hastaneler hastalar kabustur. Umutsuz acı içindeki insanlar yaşıyormuş gibi yaparlar. Yazarak ölüm korkusuna karşı çıktığını söyler Burak, bir radyo programında ve bir yandan da ekler; hikâye yazmak ölüme karar vermek gibidir benim için. Ölümle hep savaşmıştır tüm yaşamı boyunca.

Ne çılgın, ne akıllı
Leyla Erbil’in dili de bu dünyanın bu edebiyatın dili değildir sanki. Deli dili onu da kutsamıştır. Yazım şekilleri farklıdır, noktalama işaretleri yenidir, metin — zaman iç içedir. Biçim ve içerik gerçek anlamıyla çok katmanlı bir bütündür. ’Cüce’de Zenime, ’Üç Başlı Ejderha’da kadınlar delidir ve ölümle savaşırlar, oynarlar hatta. Silinirler sanki bu dünyadan giderek ve bilerek. Ve Erbil’i belki de en iyi anlayan kadim dostu, acı dolu yolculuklardan geçmiş yazarlardan biri de Tezer Özlü’dür. Ölüm ve delilik yıllarca, satırlarca kol gezer onun yaşamında ve sanatında. ’Kalanlar’da aklın bittiği ve çıldırmanın başladığı anları anlatır. Kendini özgürleştiren beyni boşluğa fırlar adeta. 20—30 yaşları arasında hem çılgın hem akıllı, 30—40 yaşları arasında ne çılgın, ne akıllı olduğunu söylerken bu yolculuğun onu artık iyiden iyiye yorduğunun işaretlerini vermektedir, tıpkı Woolf gibi. ‘Yaşamın ucuna yolculuk’ yapma zamanın yaklaştığını hisseder. Her şey doyumsuz her şey sıkıntı verir ona. Özlü’de de her şey giderek yitmekte, sönükleşmektedir, Erbil’in kahramanlarında olduğu gibi. Ama ölümün bu kadar yakınında durmasına ve Pavese’yi ölüme götüren, tabuta benzeyen asansöre binmesine rağmen ölüm ona uğramaktan vazgeçer son anda. Özlü de ölümü soluyup soluyup çevresini yaşamla donatanlardandır.

Ingeborg Bachmann’ın ölümü geldiğinde ’Ölüm Türleri’ daha tamamlanamamıştır. Ne yazık ki bu türler yepyeni savaşsız bir dünyaya atılan daha ilk adımlardır. Kürsüsünün de adı olan ‘Yokülke’ için yazılmaktadır. ’…ben ise yalnız başıma yatmaktayım yaralarımla, buzdan dikenlerin içinde’ derken bile yeni bir dilin hayalini kurar Bachmann. Yeni dünyalar tüm bu aykırı kadınlar için doğanın içinde saklıdır. ’Sudan nefret eden, yeşilden nefret eden anlamaz bu dünyaları’ der yazar. Umutlarının tükendiği bu eski dünyada insanın insana yaptıklarından öldüğünü, savaşın, faşizmin iki insan arasında başladığını, iç dünyaların ağır ağır öldürüldüğünü görür. Ama yazar yine de inanmaktadır geleceğe.

Sevgi Soysal tüm yaşamı boyunca dönemin politik yapısına inat toplumun tüm çelişkilerini, acılarını görse de ve yazsa da, yine de umutla bakabilmektedir yaşama; ’Doğadaki her yenilikten, bahardan ve gençlikten hoşlanışım, doğadaki yenilenme gücünü, ucundan da olsa koparmayı’. Ölüme ‘Hoş geldin’ derken bile cesaretinden hiçbir şey yitirmemiştir aslında.

En zoru sağ kalmak
Aslı Erdoğan ise ölüme çılgıncasına atlayıp, onu içine çekip, kıyısında dolaşıp, özgürlüğünü farklı bir biçimde ilan edenlerdendir. ’Hayatın Sessizliği’nde sağ kalmayı, yani en zoru seçer. Tüm yorgunluğu ve cehennemi acısı ile en büyük hesaplaşmalardan birini yapar bu sessizlik içinde. Yolculuğunda ona eşlik edebilmek her anayiğidin işi değildir dahası tüm bu iç dünyaları aklı kaçırmadan okuyabilmek pek mümkün değildir. Ölümü, şiddeti delice bir sakinlikle yazabilmenin de aynı şekilde, çıldırmamış bir akıldan çıkması olanaklı değildir.

Ruth Rendell, Perihan Mağden, Şebnem İşigüzel’in kahramanları kandan, cinayetten öyle bir doğallıkla söz edip işlerini öyle hızla bitirirler ki tüm klişeler baş aşağı geliverir. Nilgün Marmara için de doğaldır ölüm. ’Hayatın neresinden dönülse kârdır’ diyorsa bir insan, ölümle böylesine şakalaşabiliyorsa artık, o insan ya kendini öldürecektir ya da ölümsüzdür zaten. 29 yaşında ölen ve bir Sylvia Plath tezini arkasında bırakan Marmara, arka bahçelerden o acı yolculuklardan geçmeden gelmemiştir o dizelere. Lale Müldür de o bahçelere sürekli gidip gelir; ’I’m lost in this mystic garden.’ Bahçe, orman, deniz gibi imgeler hem kadının doğaya yakınlığını hem de onu uygarlıktan koruyan, acılı yolculuklar için son durak olan bir sığınağı imler. Sevim Burak bir türlü ‘orman’a dönemediğinden ve öldürüye devam ettiğinden yakınır. Latife Tekin, ’Ormanda Ölüm Yokmuş’ romanında ormana kaçan, ama orada ölümü bulmayıp kente dönen insanların umutsuzluğunu anlatır ama bir sonraki romanında yazar tekrar oraya döner ve bu sefer arkasındaki her şeyi unutarak girer bahçeye. Orada her şeyden arınarak doğanın diline ulaşmaya çalışır. Çünkü bambaşka bir dildir onunki, hafif suskun. Yazar da okuyucu da kendi ormanını yaratma gücü ile çıkar romandan.

Margaret Atwood, ’Surfacing’ ve ’Antilop ve Flurya’da garip disütopik bir kurtuluşu kendi yarattığı ormanlarda arar Tekin gibi. Kentteki ve doğadaki çift kişilikliği, kadınların köksüzlüğünü tartışır romanlarında. Tezer Özlü ’Yaşamın Ucuna Yolculuk’ta ölümün ve yaşamın doğayla nasıl garip bir bütüne erdiklerini söze döker: ’Ve yaşam yalnız rüzgar, yalnız gökyüzü, yalnız yapraklar ve yalnız hiç’ tir. Yaşamın hiçliği ve ormanın yaşanacak tek yer olması betimlemesi Aslı Erdoğan’da da vardır. Erdoğan ’Ormanın suskunluğunda dolanacaktım bir ömür boyu, var olabileceğim tek yerin sınırlarında.’ der.

Kendini ‘atıverme’ telaşı
Ormana, doğaya kaçış, kapatılmaların, içe dönmelerin ağırlığını bir parça azaltmak, yükleri bırakmak, nefes almak içindir adeta, orada eski ezilmiş yıpratılmış eski benler ölür, deli benler özgürlüğüne kavuşur. Ormanların yerini bazen sokaklar alır, tüm duvarlar üstlerine geldiğinde sokaklara atar kendilerini kadınlar. Zaten tüm metinlerde doğaya da olsa, sokağa da olsa, havaya da olsa, denize de olsa kendini bir ‘atıverme’ davranışı yerleşmiştir. Elif Şafak’ın ’Araf’ındaki Gail’i de çatışan benliklerine dayanamayıp bu yaşamda daha fazla yaşamaya gerek duymamış ve kendini atıvermiştir boğazın sularına. Uçmak Cixous’un da dediği gibi daha çok kadındır, dilde uçmak ve dili uçurmak bütündür. Bu kaçmalar, uçmalar, yüzmelerin nedeni zihinlerin ve bedenlerin ‘kapatılmış’ olmasının yarattığı saplantıdır. Kadın güçsüzleştikçe, derdini kimselerin anlamadığını gördükçe, çıkışları bulamadıkça daha çok kapatır kendini, üstüne kilitler kapıları, iç sesini odalar, yataklar, ağlar, kozalar, fanuslar dinler.

Iris Murdoch bütün hesaplaşmalarından sonra kendini bir ağa kapatır. Kendi hayal ve düşüncelerinden oluşmuş bir ağa. Herkes her şey yanlış anlaşılmıştır. Bu mizahi iç hesaplaşma onu sonunda gerçek hakikate ve benliğin ötesine götürür. Sevgi Soysal’ın ’Yürümek’ romanının Ela’sı da, ’Tante Rosa’daki Rosa’sı da farklı şekillerde de olsa kadının verili kimliği ve kendi iç benlikleri arasındaki ikilemlerini, savaşlarını çarpıcı bir şekilde anlatır. Tüm yaşamı boyunca Rosa sevgi, yaşam ve direnç dolu bir delidir. Tüm çabalarına karşı odasında ve bir başına ölür.

Adalet Ağaoğlu ’Dar Zamanlar’ın da yazar kahramanı Aysel’i yine bir iç mekânda ölmeye yatırır iç hesaplaşmaları için, otel odasında ölümü bekler kadın. Oda kadının kendi havasız fanusunu simgeler, burada tüm geçmişiyle, travmalarıyla, kâbuslarıyla bir başınadır kadın. Bu aykırı kadınlar romanlarında sayfa sayfa kâbuslarla karşılarlar okuyucuyu. Ağaoğlu da Erbil de Şafak da kâbusların o mistik dilinden anlatırlar çatışmaları, zihnin acılarını. ’Kırmızı Pelerinli Kent’teki Özgür de ölümcül kâbuslar ve çürümüş bir benliği sırtlayıp aklını büyük şehirde bırakarak en vahşi kente gider. Ve kâbus gibi aynalar da bütün sayfalardan yansır hepimizin yüzlerine doğru. Aynaya bakabilmek kâbusları anlatabilmek kadar zordur, cesaret gerektirir.

Ve meczupluk ve sakatlık ve çöpler, görmek istemediklerimiz utanıp sıkıldığımız yok saydığımız her şey, bu deli kadınların kitaplarında utanmazca arzı endam ederler. Elfirede Jelinek’in piyanisti Erika’nın yıkıcı sado—mazoşizmi, ’Cüce’deki, ’Mahrem’deki, ’Aşk İşaretleri’ndeki cüceler, ’Bit Palas’taki, ’Berci Kristin Çöp Masalları’ndaki arsız çirkin çöpler ve Aslı Biçen’in ’Elime Tutun’ romanındaki gibi deliren dilsizler. Tüm bu imgeler ve karakterler ikiyüzlülüklerimizi yüzümüze vurmak ve unutmak istediklerimizi hatırlatmak içindir.

Bu kadınların hepsi savaşçıdır ama ölümleri yenilgi ya da kaçış, delilikleri zayıflık değildir. Ne büyük bir ayrıcalıktır ki yaratmışlar, yarattıklarını hissedebilmişler ve kimsenin gitmeye cesaret edemeyecekleri yerleri görmüşlerdir; Woolf Chopin’i hissetmiş, Plath Woolf’a inanmış, Marmara Plath’e gitmiştir.

Deliren, deliliği yazan bütün aykırı kadınlar, derinden büyük bir coşkuyla kavradıkları dirençleri ve yaşama karşı mücadeleleri yüzünden metinlerini mutlu sonlarla değilse de garip bir umutla bitirirler. Bu dünyada mutluluk yoktur ama gelecek için umut hep vardır, yaratıcı zihin bunun için hep tetiktedir.

Yeryüzündeki bütün kadınların delirmesi dileğiyle, tüm emekçi kadınların ve kendini kadın hissedenlerin 8 Mart’ı kutlu olsun. By Senem Kale

Yabanıl bir kahkaha \ Aslı Erdoğan

Yazı yabanıl kılar insanı, Marguerita Duras’ya göre… Yaşam öncesi bir yabanıllığa ulaştırır yazının başındakini… Yazının başına oturabilmek için çünkü, kendisinden daha güçlü olması gerekir insanın. Bu güç de hiç kuşkusuz siyasi bir erk değil, siyahi bir yabanıllığa içredir. Enerjisi yabandan gelen ve nihayetinde ona dönen yazarın yalnızca yazma edimi değil, yazısı da karanlıkta ünlendirilmiş bir çığlıktır. Ve bu çığlık âdemelmasından fırladığı ân, bir eyleme dönüşmeye meyyaldir. Balzac, yeryüzünde hiç kimsenin işini yabanıllar kadar derinlemesine ve her yönüyle incelemediğini söyler: ”Bu nedenle düşünceden işe geçtikleri zaman hiçbir eksik bulamazsınız.” Aslı Erdoğan, bu anlamda ’yabanıl’ bir yazar. Ki karanlıkta görebilme becerisi, derin, buzul sularda yüzebilme yetisi, iğdiş edildiği yerden yeniden tomurcuklanabilme hassası bir ’yabanıl’ oluşundan mülhem. Levi Strauss Yaban Düşünce’de, tüketimin artık dönüşsüz bir noktaya ulaştığı ve tüketilen şeyin aslında insanın doğal ortamından edindiği kendi özü olduğunun yadsınamaz gerçekliğinin altını çizer. Yazının, fütursuzca ve gaddarca ateşe atıldığı bu çağ yangınında Erdoğan, duruşu ve yazısıyla dönüşsüz noktadaki tüketim uçurumuna bakar korkusuzca; çünkü onda her kopma yeni bir bağlanıştır.

Göçebe bir zamanın yazarı 

Ölüm, vazgeçilmez temasıdır onun, tıpkı yolculuk gibi ama göçebe bir zamanın yazarı olduğundan koptuğu yere yeniden bağlanabilir, yabansı doğası gereği. Çünkü Erdoğan, hem ’öteki’nin, hem kadının ruhunun içinden konuşur. Dili, vahşi bir ormanın uğultusundan beslenir. Yazı kendini aramak için girdiği bir cangıla dönüşür; özgürlükten ve tutsaklıktan yalıtılmış bir arafa evrilir orman/ı. ”Hayat denizinde boğulanlar su içsin” diye, kalemini ”ölümü kusan bir kedi” gibi kullanarak kırgın ve karamsar bir dille ”bir cerrah gibi varlığın derisini açarak içerideki cenini çıkarmak için son ve mutlak imgeyi duvarlara kazımak” ister Erdoğan. Ki bu nedenle vahşi kadın arketipini hep diri tutar. Bu tutumuyla da ekofeminist Val Plumwood’un teorisini pratiğe dönüştürür. Feminist kuramda ve kurtuluş kuramında ”ikicilik dağları”nın sisli, zorlu geçitleri pek çok gafil yolcuyu, labirentleri ve uçurumları içinde yutmuştur. Bu dağlarda epey aşındırılmış bir patika, sarp bir geçitle yolcuların kendilerini kaçmaya çalıştıkları dünyaya şaşılacak derecede benzeyen tersine dönmüş bir dünyada buldukları ”tersine çevirme mağarası”na açılır. Kimlikleri egemen kültürün değerlerinin tersine çevrilmesiyle tanımlanan kırsal yaşam tutkunları, toprak analar, soylu vahşiler ve işçi sınıfı kahramanlarından oluşan çeşitli kabilelerin yanı sıra tuzağa düşmüş romantik sürgünler de burada dolanır dururlar. Bu tur, hiç bitmez çünkü yolculuk hiç nihayetlenmez. Çünkü yazmak ve kendini yazarak geri almak bir yolculuktur kimileri için, Aslı Erdoğan için ise daima hedefsiz bir yolculuk: ”Yollar, sokaklar duraklar ve insanlar hepsi birer anahtardı, ama hangi kapıya uyduklarını bilmiyordum. Dünya çağırmıyordu beni, onun için öğrendim onu çağırmayı… Renkleri ve gölgeleriyle… Ben de içindeyim, diyebilmek için, hepsini ışığa dönüştürebilmek için. Orada olmakla içinden geçip gitmek arasında kararsız bir yolcuydum çoğu kez…”

Görecelik uçurumuna düşmek 

Korkunç ve dipsiz ”görecelik uçurumu”na dehşet dolu gözlerini dikerek ”söylem kuyusu”na bakar ve düz bir tenhaya çıkmaktansa yüzdükçe battığı, battıkça aydınlandığı bir ”olumlama bataklığı”na sokar ellerini Erdoğan. Plumwood’un belirttiği gibi, bu bataklığı geçebilen cesur yolcular ya bir yandaki ”süreklilik okyanusu”na düşer ya da öbür yandaki susuz ve yaban ”farklılık çölü”ne sürüklenirler. Bu sürüklenişte kaybolurlar elbette bir süreliğine ama sonra yeni bir yaban tohumu göverir gövdelerinde, Erdoğan’ın Mucizevi Mandarin’de de belirttiği budur: ”Cangıla kendini aramak için girersen, bulursun. Ama çıkabilmek için, bulduğun kendini geride bırakman gerekir.” Kendini aramak, Erdoğan’ın yazısını oluşturan temel tema. Kimi kez Hindu metinlerinden kimi kez kutsal kitap dilinden kimi kez Ortadoğu yazınından ama hep insandan, insan arketipinden ve mitlerden beslenen Erdoğan, ”ontolojik bir saplantı”yla yazar. Ki Mircae Eliade’nin ifadesinde bu terim, hem bir ”kutsallığa susamışlık”, hem de bir ”varlık nostaljisi” arasında gelgitlenerek yaşama sürekli olarak en çok şans olasılığıyla, yeniden başlayabilme inancını, varoluşla eksiksiz bütünleşme istencine karşılık düşer. Ancak zaman durur bazen, hayatın sessizliğinde… Roman kahramanlarının yolculuğunda da, F Tipi Cezaevi direnişçileri için yazdığı makalelerde de zamanın karardığı o kör noktayı, modernitenin körleşme sendromuna eklemler Erdoğan, incelikli bir sağduyuyla. O ve kahramanları, ”dünyanın sonu” oyununa katılarak, ritüel aracılığıyla yaradılışın başsız sonsuz zamanına döner, tanrıların çağdaşı olur ve dünyanın kozmos’un yeniden yaradılışına katkıda bulunur. Böylece yeryüzü yeniden yeşerecek, zaman yenilenecek ve yaşam bir kez daha kendi küllerinden doğacaktır. Kadının ülkesine ilişkin gözlemleri, ötekine dair hissiyatı unutulabilir mi peki Aslı Erdoğan’ın? Acılı bir geçmişle ürkütücü bir gelecek arasında sıkışan, ânı yakalamaktan yoksun bırakılmış, kapatılmış, dövülmüş kadınların hikâyeleri; yüzü yaralı, gözü noksan, ruhu örselenmiş kadınlığın gerçeği? ”Dünyanın en zorlu savaşlarını kazanmışçasına konuşur erkekler, kör savaşçılar gibi biteviye nişan alarak, çantalarına, bozuk paralarına, erkeklerine, onları sokağın tekinsiz gecesinden koruyan her şeye sımsıkı tutunur kadınlar.” Çünkü yabansı doğalarıyla hep bir söylenceyi yineler dururlar. Durmaz yürürler, yol bitse de yeni bir yol vardır hayatın karanlığında dahi… Çünkü tragedya aktarılacaktır.

Karanlık sular, sonsuz matemler 

Merkezin, tüm merkezlerin dışına kaçan, yalnızca kendi çekim alanlarında savrulan, sık sık kendi kara deliklerine düşen, ama modern çağın canilerine asla ödün vermeyen yazılarını topladığı Bir Delinin Güncesi ve Bir Kez Daha ile kendini yeniden hatırlatan Aslı Erdoğan, öteki geceye ulaşabilmek için dünyanın en güzel addedilen zamanlarını, sabahın ışığını feda edebilme yürekliliğiyle öze ulaşmanın kefaretini ödüyor. Yeniden başlamaktan hiç usanmamak, uslanmamak yenilgiden; bir başka geceye, ”öteki” geceye ulaşmak için… Gözleri kör edilse bile… Nâlân Barbarosoğlu’nun, ”Si Minör, Sol Majör” adlı öyküsünde hiçbir şey göremeyen çünkü kapkaranlık bir atmosferde, sesleri dahi birbirinden ayırt edemeyen kahramanının yazgısı adeta bu dönem kadın öykücülerinin ortak temasıdır: Karanlık bir uğultu içinde olmak ama yine de yüzebilmek… İşte bu kadınlar dünyanın tüm denizlerinde yüzebilir çünkü dünyanın her köşesine kendilerine aitmiş gibi değil; hiçbir yerin kendilerine ait olmadığını bilerek bakar. Bir avcı değildir onların yürekleri; bir göçebe, bir yabanıldır doğaları. Radikal gazetesinde yazdığı yazıları topladığı Bir Delinin Güncesi’nde güncel meseleleri, akıl hastanesinden çıkmış bir kadının gözünden yakaladığı yazıları ile aslında yaşadığımız dünyanın gerçekliğini sorgulayan Erdoğan, gücü cehenneme yetebilenlerin gecesinden yazıyor; anlatılamayacak olanın yazıya dökülüşünün gümüş gecesinden. İçsel deneyimlerini yazınsal uzama ulayarak yazan Erdoğan, Kırmızı Pelerinli Kent’i, Orpheus mitinin reenkarnasyonu, yeniden yapılandırılışı üzerine kurmuştu. Hayatın Sessizliğinde ve Bir Kez Daha’da da bu mitin izinden gitmeye devam ediyor keza: ”Uyu ve uyan dostum! Sözün mucizesi bir türlü söylenemeyişindedir. Bir başka gece bekliyor bizi nasılsa…” Tıpkı Orpheus gibi tutkusu, en büyük sabrı ve ölümde sonsuz eğleşmesine dönüşecek olan şey, kendi sabırlı sabırsızlığında başlar Erdoğan’ın. Çünkü insanın tam zıddı yine kendisidir, bilir ve kendi ötekisini arayabilmek için cehenneme inmekten sakınmaz. Ancak cehennem, asla ”öteki” değildir. Tropiklerde, ölümle yaşamın sınırında kurulan esrarengiz bir dostluğu ve tüm yıkımların nedeni olan korkuyu, insanın en temel özelliği olan korkusunu, alçaklığını, umutsuz yalnızlığını Kabuk Adam’da dile getiren Erdoğan, ardından gelen Mucivezi Mandarin’i kopuş, sürgün, yalızlık ve kaybetme temaları üzerine ama her şeyden önce kendisinin de dile getirdiği gibi bir yas üzerine, yeri doldurulamayan kayıplara yakılan bir ağıt üzerine kurgular. Kırmızı Pelerinli Kent ise bu yastan sıyrılıp artık hesaplaşmaya girmiş bir belleğin izdüşümüdür: ”İnsan dış dünyayla yüzleşmeden kendi içine bakamaz, kendi içindeki şiddetle yüzleşmeden de dış dünyaya.” Kendi kişisel gerçekliğinden daha çarpıcı bir şekilde hesaplaşır yeryüzünün gerçeğiyle bu romanında; savaşın, faşizmin, ırkçılığın hiç bitmeyip kılık değiştirdiği zamanların gerçek yüzüyle. Uzak diyarların egzotizmi, anlatının baş aktörüdür ama asla bir yabancı, bir turist gözü bakmaz romandan bize doğru. Çünkü kendi ötekisiyle, ötekileştirilenin anlamına vakıf olmakla keskinleştirmiştir bileğini. Doğuyu doğululaştırmaktansa, ışığı doğuda arayan ve doğuya, metninde, anlatısında özsel gerçekliğini, kendiliğindenliğini, tabiatını iade etme amacıyla yazıyı bir yolculuğa benzetir hep ama, asla bir gezgin değildir, yazının ve kainatın coğrafyasında. İlkelleri ya da siyahileri kahramanlaştırarak ama asla kurgusallaştırmayarak onların utanç eşiklerini aşmaz; ”ilkeli” çağdaş olana göndermelerle, Batılı yaşam kodlarının şifreleriyle anlamaya çalışmaz. Farklı bir insanlık kipinin söz konusu olabileceğinin bilincindedir. Bu nedenle de, Ortadoğu’nun kana gömüldüğü şu günlerde Erdoğan’ı yeniden okumak anlamlıdır.

Kanşekeri metinler 

Bir kültürün diğerinden üstün olduğunu söylemek için antropoloğun yaptığı gibi, onu tanımlamak yetmez, vazgeçemeyeceğimizi düşündüğümüz bir değerler sistemine başvurmamız doğru olur; ki Erdoğan için bu erdem, edebiyattır. Farklı konularda birbiriyle çelişen parametrelere sahip olamadığı için yazmayı seçer, fizikten istifasını isteyerek. Yaşamı uzatma, hayatı güzelleştirme çalışmalarının sürdüğü o steril laboratuvarların içindeki kirlilik, kötücüllük müsebbibi sistemleri görür ve ”bilimsel değerleri”, mükemmel tahsiline rağmen itiverir elinin tersiyle. Cennetle cehennemin iç içeliğini, kurbanın katile, mazlumun zalime dönüşeceğini, iyi ve kötünün tüm değer ve kavramların birbirine olan geçişliliğini ve zamanın döngüselliğindeki ilahi ritmi öğretmez çünkü bilim. Yollara düşer bir budist rahip gibi; içerdeki ve dışardaki yollara, sapaklara, çıkmaz sokaklara. Orpheus gibi bir göç devinisini sürdürür. Temasını her daim zamanla besleyen ve kadim zamandan modern çağa zaman kavramını din, kutsiyet, mit, gnostisizm ve hız üzerinden sorgulayan Aslı Erdoğan’ın ”iki ile bir”lik kuralını her daim bozup biteviye başlama yerine getirmesi, yeniden başlamak için koca bir dünyayı yitirmekte beis görmeyişi ”öteki” ile ”ben”i birbirine tümleme arzusundan kaynaklanır. Ki Lacan, kişinin kimliğine bir öteki üzerinden ulaştığını düşünür. Bu öteki, kişinin aynada gördüğü kendi imgesidir. Ve onun isteklerine göre bu imgenin kimliklendirilmesi gerekir. Dolayısıyla kendinden bağımsız bir kimlik değildir öteki. Kendiyle bağlantılı olduğu sürece önemlidir. Aynada yazıda, gördüğü kendi imgesi, hem kendidir hem değil. Çünkü o, yazarken kâğıtların karşısında kendine, içine bakmaktadır. Hem kendi imgesiyle örtüşmekte, hem de kendilerinden olmayan ile özdeşleşmekte. Semih Gümüş’ün de dediği gibi anlatısının iki belirgin yüzü oluşu bundan. İlki, anlatı kişilerinin yaşamla iç içeliği; sürekli bir sorgulama yükünün altında kalan kimliklerin korunma çabasının yoğunluğu. Sökme ve örme, biriktirme ve tüketme, yazma ve silme… Ve Orpheus gibi gidip gelme: ”Sözü şu ölümlü dünyayı sürdürüp giderken o, şimdiden orada, ona eşlik etmediğiniz yerdedir.” Ölüm evet vazgeçemediği bir tema Erdoğan’ın; taş, çatlak, kabuk, kesilip parçalanan beden, ayna ise bu temayı sulayan yan kollar. Çünkü steril bir metin değil onun metni; kumlu, tozlu, çapaklı… Kopmanın, kırılmanın, ezilmenin, taşın, çatlağın, kabuğun, kanayan yaraların içinden filizlenen; kendini de bölüp parçalayabilen bir metin. Bilinçle dağıtılan parçalar, bir arada toplanıp bütünlenirken bir anda ayrışarak cilalı labirentlere açılır ve şeyler hiçbir zaman netleşmez. Steril olmadığı gibi çok ”ölçülü” de değildir bu mânâda. Yunan mitine göre, yalnızca derinliğin ölçüsüz deneyimi, yapıtın kendi ölçüsüzlüğüne dayanıklı olduğu deneyim, kendisi için yürütülmediyse yapıt oluşturulabilir. Ve Blanchot’nun imlediği gibi, gündüz için cehenneme iniş, bir ölçüsüzlüktür zaten. Gilles Deleuze’ün imge coğrafyasındaki göçebe arketipidir Aslı Erdoğan; zamanımızın bir sürgün/gezgin ruhu… Göçebelerin ne geçmişi ne geleceği vardır çünkü, sadece oluşları vardır, kadın—oluş: onların harika hayvansal sanatları. Göçebelerin tarihi yoktur. Onların yalnız coğrafyaları vardır. Ve bu coğrafya sınırsızdır. Her sonuç bir başlangıçtır döngüsel zamanda. Bu yüzden ”bir kez daha” diyebilmenin yazarıdır Aslı Erdoğan. Sonu hep insana açılan labirentlerin… Ama insandan, insanlıktan söz etmek mümkün mü artık? Belki de sözü bir kediye devretmek gerek: ”Herkes hoşnut mu kendinden? Dünyadan? Gaddarlığın önünde diz çökmüş bu dünyadan? Kırmızı artık aynı kırmızı değil, kız çocuk kırmızısı değil, kan rengi, tokat rengi utanç rengi, çok lekeli.”

Ölüm hastalığı 

Ölüm hastalığı neden ölümcüldür? diye sorar Marguerite Duras Ölüm Hastalığı’nda. Ve ardından cevap verir, ”Çünkü ona yakalanan onu taşıdığını, ölümü taşıdığını bilmediğinden. Üstelik ölecek bir yaşamı olmadan öleceğinden…” Bir öte dünya bilgisidir belki ölüm, belki de Heidegger’in belirttiği gibi kendi özgürlüğüne, ölümlülüğü ile yüzleşmekle, ölmekle kavuşur insan. Ölmeye yatan yazarlardan biri Aslı Erdoğan, bu nedenle eserlerinin ana teması ölüm. Onun kahramanları, ölecek bir yaşamı olmadıklarından değil, hayatı çoğaltmak, birey olabilmek için yeğ tutarlar ölümü hayata. Ki hayat çoğunlukla kapkaranlık bir zindandır. Kırmızı Pelerinli Kent’te Özgür’ün Rio’ya aslında ölüme yolculuğunu anlatır Erdoğan. Thomas Mann’ın Venedik’te Ölüm’ünü çağrıştıracak biçimde simgesel bir mekândır Rio ve yazı ile ölümü sunar. Kâbusla sanrı hiç ayrışmaz; kâbuslar hep gömülme, boğulma, çürüme ve ölmeye ilişkindir. Ama bir koza örülür sürekli romanda, ki asıl yolculuk bu kozayadır, Rio’ya değil: ”Saatlerin durduğu, delilikle akıllılığın arasındaki çizginin her ân geçildiği, bir ’sıfır’ noktasındaki bu kozaya.” Jale Parla’nın ”Tarihçem Kâbusumdur! Kadın Romancılarda Rüya, Kâbus, Oda, Yazı” başlıklı makalesinde (Kadınlar Dile Düşünce) belirttiği gibi, yazı bu sıfır noktasından çıkacaktır. Bu açıdan bakıldığında ölüm, olumlayıcı bir anlam taşır. Fanilik karşısında sanatın rolü sorgulanır. Yazı—ölüm ilişkisi, bir kuyunun dibine itilmiş kendi ölümüne bakabilmekteki yüreklilikte imgelenir. Bir trajedi aktarıcısıdır, Erdoğan. Trajedi yazgıya direnmek, ona karşı durmakla kurulursa eğer, ölmek üzereyken bile dünyanın içinde bulunduğu gelmiş geçmiş savaş ortamıyla gündelik hayatın sıradanlaştırılmış şiddetini sorgular ki Kırmızı Pelerinli Kent’in son cümlesi şöyledir: ”Tam istediği gibi ölmüştü.” Mucizevi Mandarin’in son öyküsü, ’Geçmiş Ülkesinden Bir Konuk’da ölüm üzerine kuruludur; hatta ölümün yazılabilmesi temasını sorunsallaştırır. Ölümle de yazıyla da boğuşmak zorunda kalan yazar, toplu denemelerinde de ölümün sesiyle titretir içimizi: ”Ve Karanlık ve Çürüme ve Kara Ölüm” hepimizi korkunç boyunduruğuna almışken bu karanlığın tam içinden konuşmak zamanıdır. Ve çözülemeyen bir inatla bakmak ve yüzleşmek! By Hande Öğüt