Öteki Gündem

Salı günü yayımlanan, ‘dayanışma nöbeti’ yazımda (‘’Yetmiş beş, yetmiş altı’’) Özgür Gündem gazetesinin çeyrek asırlık baskı ve direniş hikayesini satır başlarıyla özetlemeyi denedim. (Doğaçlamayı oldum olası beceremem, hedeflediğimden daha dağınık, yarıda kesilmiş izlenimi uyandıran bir yazı çıkarabildim ancak, gazete ortamının hareketliliği içinde, gecenin ıssızlığına, insansızlığına alışkın kalemimi toparlayamadım. Dizgi yanlışları için de özür dilerim.) 2011 ilkbaharında başlayıp aralıklarla sürdürdüğüm ‘’Cebelistan’’ yazılarımı zaten upuzun bir dayanışma nöbeti gibi görüyorum.

Continue reading “Öteki Gündem”

El Yakmadan

‘’El yakmadan yazılmaz.’’ Okuduğum, benimsediğim, bir alın yazısı gibi üstlendiğim edebi bir cümle… Zaman zaman, hatta çoğu zaman, ben unutsam da, çok eskiden yanmış, izlerini derinlere saklamış ellerimin yeniden, yeniden kurduğu cümle… Ama kimi hayatlar için, bu iki korkunç sözcüğün, yanmanın ve yazmanın, kopmaz bağlarla bağlandığını, sadece bir metafor olmayıp kaskatı gerçekliğin biricik ifadesi olduğunu ben Özgür Gündem’de öğrendim.

Continue reading “El Yakmadan”

Bir Delinin Tarih Okumaları

Nasıl demeli, ‘paradigma’ yalın ve açıktı o zamanlar, herkesçe kabul edildiğinden gerçeğe tıpatıp uyuyordu. Tarihçilerin başlangıcı üzerine fikir birliğine varamadıkları o ‘homojen’ çağda (80’ler sonu, 90’lar) söz gelimi ‘Kürt meselesi’ yoktu, çünkü henüz ‘Kürt’ yoktu. Dilleri dönmediği için Türkçeyi katır kutur eden kimi aşiretler epeydir biliniyordu, bunlar dağlı, şalvarlı, silah tutkunu ve feodaldiler. Kenan Evren fotoğraflarının duvarları terk ettiği günlerde, pek de inmedikleri dağa çıkmış, fırsat buldukça bebek katlediyorlardı, ama bu mesele ‘en geç yaz sonunda’ bitecekti.

Continue reading “Bir Delinin Tarih Okumaları”

Devasa göçükleri belleğin

Kişisel, toplumsal, edebi, didaktik vb çeşitli okumalara açık bir cümleyi, Shakespeare’in bir sonesinden esinlenerek daha önce de yazmıştım. İnsanlar, en gerçek yüzlerini eylemlerini savunurken gösterir, ‘suçlarından’ arınmak adına en gerçek, en korkunç suçlarını işlerler.

Uzaklardaki bir parlamentonun, hukuki değil de siyasi olduğunu bizzat kendisinin dillendirdiği bir oylamayı, el çabukluğuyla ruhumuzun derinlerine tutulan bir aynaya dönüştürdük. Şimdilik göz göze gelmediğimiz bu aynada, aylar boyunca tanklarla dövülmüş şehirlerden geriye kalan moloz yığınları, parçalanmış, kemirilmiş isimsiz cesetler, ruhumuzun en derinlerinden hiç çıkmayan kesif bir çürüme kokusu da var.

Continue reading “Devasa göçükleri belleğin”

Kurban—lık

Dersimli bir avukattı, sözcükleri mermi gibi kullanıyor, boş atmıyordu. Rahmine anestezisiz uygulanan benzer bir işlemde can veren Türkiyeli bir kadının davasını üstlenmiş, apaçık göçmen karşıtı bir ülkede, onca kuruma karşın ilk hukuki zaferi kazanmıştı. Benim de dava açmamın ahlaki bir yükümlülük olduğunu savunuyordu. Gücüm kalmamıştı, Avrupa’da tanınıp kendi ülkesinden dışlanan bir yazar statüsündeyken olayın boyutlarından korkuyordum, üstelik benden ilk kez özür dilenmişti. ’’Kendinize haksızlık yapmak adına, bütün kurbanlara haksızlık ediyorsunuz.’’

Continue reading “Kurban—lık”