Bir ilmek daha…

Kadınların durumunun kötü olduğu yerlerde insan yaşamının hemen hemen yarısı çürümüş, bozulmuştur, der Aristoteles. Daha da çürümemek için ve çürütmemek için az da olsa var olan parıltıları… Bedenimiz bir inada bürünmüş hem, susar mıyız?

Göz: Bilye büyüklüğünde karmaşık bir yapı… Benim sahip olduğum, senin sahip olduğun… Çevrede hareket eden ne varsa algılayan… Evrene bakış, onu duyuş. Bu sonsuz döngü içinde sürdürmeye çalışırız yaşamı. İnsan yaşar ve ölür, basit mantığı budur dünyanın. Peki ya arada kalanlar? Kırılanlar, sessizliğe bürünenler, karartılar içinde kendine gömülenler, kendi köklerine dokundukça ağrıyanlar, haksızlıklar, yıkım… ? Burada susayım ama göz görür, rahatsız eder, can sıkar. Susmaz. Sürekli hareket halindedir. Gözlemler. Ruha kara bir renk verir görülen karşısında, o rengin duygusuna bulaştırır bizleri. İnsana uzak şeyler onu tedirgin etmez, bir şeyi görmemek ya da olan şeye göz yummak iç ferahlatır. Berraktır görmeyenin kalbi. Hafıza ona acı vermez. Yaşama kolayca katılır ve tamamen görmez olur bir süre sonra. Alışır kendi olmamaya. İşlevini yerini getiremeden yok olup giden ne çok göz var! Şuan yazıyorsam ben, öteye itilip okunmamış tüm sözlerden sorumluyum demektir. Şuan görüyorsam ben, görünmeyip arkaya atılmış tüm görünebilen şeylerden sorumluyum demektir. Sözün ağırlığını ve hakikati bilen bildiği doğruyu söylemekten çekinmez. Gören göz ve gördüğü için ruhu sarsan, içten içte kemiren vicdanladır insanın muhasebesi. Işık bir yerlerde hep var. İlk önce göze dokunur ve ilk orada kırılır. Işık da kırılır çünkü sonsuz ve hakikatli bir bakış atmamız gerekir karanlığa onu görebilmek için. Tüm görünmeyenleri içinde besleyen, hepimizin durduğu, ışığa varmadan önceki o mecbur karanlık… Karanlığa ilk düştüğümüzde fark ederiz, oradaki yaşamların varlığını. Asıl gördüklerimiz karanlıkta gizlenmiştir, çünkü göz, ışığını diplere sızdırdıkça hakikate ulaşır. Her şey hızlı, akışkan, zaman bile. Unutur muyuz peki tüm bu hareketliliği? Bellek deriz adına. O hiç durur mu? Hareketlidir, çoğuldur. Göz alıp her şeyi belleğe ulaştırır. Geçmişin izlerini biriktirir, şimdiye ekler bellek. Orada olup bitenin yok olması olanaksızdır. Bir göz diğerini daima görür. Bir başına varoluş düşünemeyiz. Kim çalacak evimin kapısını? / Açık bir kapı girilir/ Kapalı bir kapı korkulur / Kapımın öte yanında atar yaşamın kalbi, der Pierre Albert—Birot. Göz durmaz, eşeler, öteleri görmek ister, onu duymak, ona kulak vermek ister. Böyledir yaşam, bazen kendi karanlığımızda kaybolmak, kendi sisimiz içinde boğulmak isteriz. Zedelenmiş yerlerimizi söküp atmak isteriz. Ama dur! Gözün görecekleri var daha, kırıldık kırılacağımız kadar belki daha çok kırılırız ama göz var! Hapsedilmiş, kapımızın çok ötesinde değil hemen dibimizde atan kalpler var. Görüyoruz. Korkmuyoruz. O kapalı kapıları her gün yumrukluyoruz ve buradayız. Bir ilmek atıyorum buraya.

Kulak: Başın iki yanında, kafatası içine yerleşmiş işitme ve denge organı olan oyuk… Geniş ve kıvrımlı, yaşam gibi… Ses dalgalarını toplarız önce, sesin geldiği yönü bulup o sese yöneliriz. Bazen ses de sessizliğe gömülmek ister. Yönünü duymayız öyle seslerin ama bellidir. Kendi kıvrımlarında susup bekleyen yaşamlar, duymak için sessizleşen belki de… Kendi sesinden başka ses arayan ama kendi sesine benzer—çürümemiş, kokmamış— aynı öfkeyi biriktirmiş, aynı ses telleriyle dünyaya çığlık atanların sesini arayan, yaşamın darbeleriyle şekle girmiş ne aradığını bilen bir sürü oyuk. İnsan…

Seslenmenin de susmanın da zamanı var. İşitmenin de kulak tıkamanın da… İnsanlık tarihi öyle çok katliamla doludur ki insan için zaman hep işitme zamanıdır. Şimdilerde ise daha çok… Her şey yakınımızda olup bitiyor. Her gün biraz daha endişe ve öfke ekleniyor ruhumuza. Sesini duyurmak isteyen sesler var, çünkü biz o seslerin devamıyız. Nasıl bilmeyiz ki rumuzla bütünleşen o beklemeyi? Nasıl duymayız elin bir kalemi hınçla tutarak yazdığı o barış dolu sözleri… İşte en çok da bu yüzden, işitip dik durma ve dengeyi koruma zamanı çünkü yok etmeye çalışılan bir seste upuzun, ışıltılı bir dünya vardır, çemberimizin içinde dolanırken duyabileceğimiz güzel, dolu dolu sözcükler vardır. Bir ilmek daha atıyorum buraya.

El: Tutmaya, kavramaya, iş görmeye yarayan kemikler bütünü… Her türlü hareketi rahatlıkla yapabiliriz bir elde mevcut olan yirmi yedi kemik sayesinde. Kemik dedim ama durdum sonra. İnat demeliydim. En çok elimizle inat ederiz. En çok elimizde biriktiririz öfkeyi. Önce sakince bekleriz çünkü öfke, taşacağı zaman bilinçli bir sakinlik ister. Bilinçsiz bir öfke kine götürür insanı. Kinde acı yoktur. Oysa acı çekmeden, yas tutmadan nasıl hakikate ulaşırız? Bilinçli öfke ile acı çekeriz, kendimize çekiliriz, kendimizi yaşamdan çekeriz ve saf kendimiz oluruz. İnsanın en kendi olduğu yeri elidir biraz da. Kendi olmadan yazan bir elin ne diyeceği olabilir! Ellerine bak! Her parmağın iç ve dış yanlarına kötülük bulanmış bu topraklarda. Öfkelenmekte çok haklıyız. Sadece mide değil el de bulanıyor bu yüzden. Durmuyor bulantı, kusmak istiyor. Tırnak uçlarına kadar işlenmiş öfke durdurmuyor onu, sürekli yazdırıyor çünkü —dedim ya— inattır bu! Bu ülkenin damarlarına sızan çürümüşlüğe inat… Sus, konuşma, yazma, eğil, diz çök, diyen korku seslerine inat! El bu, yapamayacağı yok! Senin hikayeni alır dillendirir, benim hikayemi alır dillendirir, senin hikayen ile benim hikayemi alır yine dillendirir çünkü aslında hikayemiz birdir. Aynı kuytuluk, aynı leke, aynı öfke, aynı durmadan söyleme isteği ve durmadan söyleyişimiz. Sen oradan, ben buradan!

Kadınların durumunun kötü olduğu yerlerde insan yaşamının hemen hemen yarısı çürümüş, bozulmuştur, der Aristoteles. Daha da çürümemek için ve çürütmemek için az da olsa var olan parıltıları… Bedenimiz bir inada bürünmüş hem, susar mıyız? Öyleyse devam. Farklı el, göz ve kulaklarla ama aynı yerden… Bir ilmek de buraya… By Meryem Coşkunca