Mandarinin Ölümü

Aslı Erdoğan’ın Mucizevi Mandarin (1996) başlığında topladığı öykülerinin ilki “Yitik Gözün Boşluğunda” adlı öykü. Bu çift odaklı bir öykü: odaklarından biri Mucizevi Mandarin’in hikâyesi; diğeri bir organ:göz.

Anlatıcı geceleri Cenevre’nin eski kent sokaklarını arşınlayan uykusuz bir yazar:
Dokunulduklarında yok olan silfidlerden daha nazlıdır benim uykum, onu düşlediğim an kaybolur gider. Bu yüzden ben de sokakları adımlamaya devam ederim. Göl kıyısına iner, Rhône Irmağı’ndaki küçük köprülerden birinden karşıya geçer ve sabahın ilk saatlerini kentin fuhuş ve uyuşturucu merkezi Paki’de karşılarım. …

Karanlıkları, gölgeleri, eskiyi, yasadışını seçerim ben. Düşü gerçeğe, geçmişi bugüne, acıyı umuda yeğ tuttuğum için herhalde (13).

Eski kent büyüler; zaman dışına çıkarır. Bu gece yürüyüşlerinin birinin sonunda, bir sabah kahvesinde, anlatıcı hikâyesini yazmaya başlar: “Yazarken ayrı bir varlığa, bir göze dönüşürüm ve yalnızca bir bakış olduğum sürece daha farklı bir gerçeklik kazanırım,” der (13). Öykü de zaten bu gece gezintilerini yansıtanvignettelerle ilerler. Şehrin sathındaki bu yürüyüşler okuyucuyu dikey bir yolculuğa, onun iç dünyasına nüfuz etmeğe davet eder. Ve bu dünya eski kentin sokakları kadar karanlık ve kaotiktir.

Öykünün bir odağı yaşlı ve çirkin bir mandarinin mucizevi yaşamı ve ölümü. Haydutların saldırdığı bu mandarin, aldığı sayısız bıçak ve kılıç darbelerine rağmen yaralanmayan bir kişidir. Bu muhteşem direncinden etkilenen çok güzel bir fahişenin onunla hayranlık ve şefkatle sevişmesi üzerine vücuduna aldığı bütün darbelerin yaraları açılır, ta ki mandarin kan kaybından kadının kolları arasında can verene kadar. Bu öykü, anlatıcının eskiden izlediği bir balenin, Çin efsanelerinden alınmış konusudur. Ve anlatıcının en sevdiği öykülerden biridir. Çünkü anlatıcının mucizevi mandarin’le ortak bir noktası bulunur: “Görünüşteki sertliğime, özgürlüğüme toz kondurmayışıma, ceviz kabuğuma rağmen, bana biraz şefkat sunanın kulu kölesi olmaya hazırdım” (25).

Nitekim, otobüste yanında oturan küçük bir kız onun gözünü farkedip sevgi ve şefkatle kolunu okşayınca, hiç ağlamadığı kadar ağlar (41).

Öykünün ikinci odağı ise sargılar içinde, neden ve nasıl bu hale geldiğinin bildirilmediği, yaralı bir gözdür. Bu yazıda “göz” yoluyla iletilen çözümsüzlüğün, mucizevi mandarin meseliyle nasıl çözümlendiğini göstermeye çalışacağım.

Yaralı göz hem metaforik anlamlar taşıyan bir organ, hem de etkileyen ve etkilenen bir madde, bir nesnedir. Metafor olarak çok çeşitli anlam ve imalarııyla öykünün dokusunu, dilini, imgelerini oluşturur. Nesneleştiği ölçüde ise dil dışıdır, zaman dışıdır, ve yalnızca tiksinçtir.

Metafor olarak göz, bir dizi anlam ve imaları yüklenir. Anlatıcı bu anlam, atıf, ve imaları birbiri ardına sıralar: “Aşkın gözü kördür,”(Mahabaratha); “Kral Oedipus’un bir gözü fazladır,”(10, Hölderlin). Dahası, yazı yazmak üzere oturduğu bir lokantada göz metaforunun neler ifade edebileceğinin bir listesini yapar: bakış, duyum, duyumsallık, duyumsallığn yokluğu, yabancılaşma, benliğin yitirilişi, ayna, başkaları, uçurum, yokluk, boşluk, çukur, karanlık, mezar, körlük, Kassandra, kehanet, güneş, çöl, kuruluk, boşluk, yumurta, anne, yaşam. Uzun bir liste. “Yitik Gözün Boşluğunda”nın anlatı dili bu listeyi izler, içerir. Çok sıfatlı, çok imgeli, yoğun, şiirsel bir anlatıdır bu. Yukarda sayılan bütün öğeleri barındırır. Aşağıdaki satırlar gibi:
Bir gözümü yitirmiş durumda sokaklarda dolandığımda, karşıma çıkanlara dehşet verdiğimin farkındayım. Dünya üzerinde bunca felâket, acı, hastalık, sakatlık varken, neden tek gözlü bir bakışın insanları böylesine korkuttuğunu çözümlemeye çalışıyorum. Her an kara bir cadıya dönüşüp, onları geçmiş ya da gelecekteki günahları için cezalandıracakmışım gibi bakıyorlar bana. Sol gözümün yerini almış boşluğa, ışık yerine karşılaşılan beyaz duvara, bir çığlık gibi sahipsiz yaraya baktıkları an sarsılıyor, fenalaşıyor, kendilerinden kuşkuya düşüyorlar. Genellikle kan çeker insanları; trajediden, idamdan, infazlardan kendimize bile itiraf edemeyeceğimiz denli gizli, yasak bir tat alırız. Ama ikiye bölünmüşlük bizi yok oluştan daha çok korkutur. Geçenlerde oldukça garip, komik bir düşünce geldi aklıma: İnsanoğlu birleşerek üremek yerine bakteriler gibi ikiye bölünseydi, yani parçalanma, doğumun ve geleceğin simgesi olsaydı, belki ben peygamber seçilirdim. Şimdi ise sadece lanetliyim. Yalnızlığın, tek başınalığın, boşluğun, karanlığın, yarılmanın bir simgesiyim. Arzu ve yitiriş, ölüm, varlık ve bakış arasındaki derin, çözülemeyen ilişkileri kendi yüzümde taşımaktan da öte utanmaızca sergiliyorum, zorla gösteriyorum (54)

“Boşluk” sözcüklerini ben vurguladım. Öykünün adı da zaten “Yitik Gözün Boşluğunda”.
Julia Kristeva melankoli ve depresyon ilişkisini anlattığı kitabında depresyonlu narsizmde yası tutulan kaybın dile getirilemeyen bir gerçekliğin yerine geçirilen bir nesne olduğunu söyler (13).

” Yitik Gözün Boşluğu”’ndaki gözün kuşkusuz böyle bir yorumu da yapılabilir. Bu yorum öykünün yitik bir aşk hikâyesi boyutuyla, anlatıcıyla Sergio’nun ayrılmasıyla, dolayısıyla da anlatıcının yitirdiği sevgiliyle ilişkisi kurularak da savunulabilir. Ama öykünün boşluğu tarif eden diline, kullandığı sıfat ve imgelerine yakından bakarsak, bu metni yalnızca yitirilen bir sevgili metni olarak okumanın yetersiz kalacağını görürüz.

Anlatıcının naklettiği bir karabasan –ki bu bölümün başlığı öykünün de başlığıdır— yaralı gözün simgelediği körlüğün yitik bir aşk hikâyesinden daha ileri bir anlam taşıdığını düşündürür.

Son aylarda sık sık aynı kâbusu görüyorum Beyaza çalan sarı renkli bir çölde, kayaların arasında tek başıma yürüyorum. Donuk bir güneş gökyüzünde asılı kalmış gibi, güneşten çok bir maskeyi, hatta gümüş bir parayı andırıyor, hiç ısı yaymadığı gibi ürpertici de. Yitirdiğim bir şeyi arıyorum ama neyi yitirdiğimi unutmuşum.

Taşları, kaya parçalarını teker teker kaldırıyor, kovuklara, çukurlara elimi sokuyor, çılgınlar gibi arıyorum. Güneş delik maske bakışlarıyla beni izliyor. En sonunda bir taşın altında onu buluyorum. Mutluluktan içim içime sığmayarak hemen elime alıyorum, parmaklarımın arasında nazikçe, incitmemeye çalışarak tutuyorum.Ne kadar kırılgan olduğunun farkındayım, yeterince özen göstermezsem onu tam bulduğum an yine yitiririm. Soğuk ve cansız ama belli belirsiz bir titreşimi var. Bir iki damla gözyaşı salıyor. Sonra ansızın sessiz bir yok oluş çığlığıyla elimde ölüyor, kaskatı bir gümüş paraya dönüşüyor. Gökyüzüne bakıyorum, güneş de silinip gitmiş, belki de elimde tuttuğum ölü güneş. İşte o zaman aradığımın hiçbir taşın altında olmadığını anlıyorum. Hiçbir yerde değil. O YOK. Ağlayarak uyanıyorum.
Benim yitik gözüm kişisel evrenim, hapishanem, dipsiz çukurum. Hem bir lanet, hem de kurtuluş (54).

Beyaz, sarı, ve gri renklerden, çöl ve kayadan oluşan bir yerde, donuk, soğuk, ısıtmayan bir güneş, bir maskenin deliğinden anlatıcıyı gözetliyor. Güneş bir göz, anlatıcı ise yitirdiği bir şeyi, taş ve kaya parçalarının altında, kovuk ve çukurlarda, soğuk güneşin izleyen bakışı altında arıyor. Bu arayışı açıkça onaylamayan bakışı altında. Peki neden? Gözetleyen güneş aslında o yitirilen şey olabilir mi?

Nitekim tam öyle oluyor. Anlatıcı aradığı şeyi buluyor. Büyük bir mutluluk duygusuyla. Ama çok da korkuyor. Bulduğunun çok kırılgan olduğunu bildiği için. Bu bir göz. Soğuk ve cansız olmasına rağmen hâlâ biraz hayat emaresi gösteriyor. Ama akabinde “sessiz bir yok oluş çığlığıyla” ölüyor. Aynı anda güneş de ölüyor. Kâbusun renkleri sarı, beyaz griyse (hepsi cansız renkler) duygusu çok kısa bir mutluluğu izleyen korku, kırılganlık, hüzün, acı ve ölüm. Güneş gözse eğer, göz de anlatıcının benliği. Hiç bulamayacağı, hiç ulaşamayacağı, ya da ancak parçalarına ulaşabileceği benliği. Kâbus bunu anlamasına yarıyor: “İnsanoğlu birleşerek üremek yerine bakteriler gibi ikiye bölünseydi, yani parçalanma doğumun ve geleceğin simgesi olsaydı, belki ben peygamber seçilirdim. Şimdi ise sadece lanetliyim” (54)

Nasıl yaralandığı anlatılmayan kanlı ve irinli bir gözle dolaşmaktadır anlatıcı. Günde dört kez pansuman yapılmasına rağmen, nedense, bu gözden sürekli cerahat akmakta, göz iriniyle, kanıyla yüzün yarısını kaplamakta, ve gören herkese acımayla karışık tiksinti duygusu vermektedir. Gene de, anlatıcı, sanki bu gözü “utanmazca sergiler”; “zorla gösterir” (54)

Sergiler, çünkü bu onun için insanlardan (dünyadan) hem intikam alma, hem de onlarla iletişim kurma biçimidir. “Sol gözüm sanki içinde sürekli sigara söndürülüyormuşçasına yanıyor, durmaksızın pis, irinli sular salıyordu, sırıl sıklam olmuş sargılar bu garip kokulu gözyaşlarını emmeye artık yetişemediğinden çeneme doğru sarı ırmaklar akıyordu. Masadakiler tiksintilerini gizlemek için olağanüstü bir çaba sarfediyordu doğrusu “(27)

Göz yalnızca acı ve tiksinti veren bir nesneye dönüştüğünde, insanlar üzerindeki egemenliğini pekiştirir. “Tek bir göz, [bu insanlara] ölümden de katlanılmaz bir şeyi, ikiye bölünmüşliğü, uyumsuzluğu, tamamlanmamışlığı, evrensel simetrinin yok oluşunu çağrıştıryor. Yitik gözümü, yitirdiklerinin ya da yitirebileceklerinin yerine koyuyorlar. Bir uçuruma, çekimine kapılıp da içine yuvarlanacakları kendi uçurumlarına dönüştürüyorlar. Korkunç bir çukur, ışığı bile geri yollamayan bir kara delik oluveriyor” (39).

Burada göz yalnızca korkutan, kaçıran, tiksindiren bir nesne. “Acıyı umuda yeğ tutan” anlatıcının, varsa insanlardan bir umudu, o umudu yok etmek için sergilediği bir nesne. Zaten otobüsteki küçük kızın dışında bu nesneye sevgiyle yaklaşan da yok. Hiç kimse anlatıcıya o küçük kızın çekingen okşamasının döktürdüğü “mucizevi” gözyaşlarını döktüremiyor. Peki ya anlatıcı? Tek göz onu nasıl etkiler? O göz, kendisinden kopmuş bir uzuv gibi, bir nesne gibi, onu da aynı başkalarını etkilediği gibi etkiler. Bir farkla. O, bölünmüşlüğü, uyumsuzluğu, karanlık uçurumu zaten yaşamakta olduğu için, şerbetlidir.

Bu yaralı göz, sağlam gözle düşmanca bir etkileşim içindedir; sanki amacı sağlam gözü işlevsizleştirmektir. “Sırdaş gece” gözün “sargılarını saklayarak” onu “karşısına çıkan bütün görünümleri oburca yiyip yutmaya çalışan bir göze dönüş[türür]”. Sanki Hölderlin’in söz ettiği o “fazla” göz sağlam gözdür. Anlatcı karanlık sokakları arşınlarken “gözden ırak bir çıkmaz sokağın kuytu bir köşesinde kendi[siyle] karşılaşma beklentisiyle” durmadan yürür (17). Bu tuhaf arayış sırasındasağlam sağ göz işlevselliğini kaybeder; meydanı hasta sol göze bırakır. Sol göz ise egemenliğini bir dizi başkalaşım yaratarak kanıtlar.Henüz yarım saat geçmeden dekor tanınmayacak denli değişti. Gün boyu bütün yükü üstlenmiş sağ gözüm artık isyan etmiş, kısılıp kalmıştı. Binalar yakınlaşmaya, uzaklaşmaya, deforme olmaya, sokaklar kısalıp uzamaya, çarpılmaya, yılanlar gibi birbirine dolanmaya başladı; direkler üzerime yıkılırcasına eğiliyordu. Yeni bir dünya öncekinin yerini alırken, tanıdık her şey dipteki bir çatlaktan sızıp gidiyordu. …

Gördüğüm hiçbir şey eskisi gibi değildi artık (31)
Derken bir antikacı vitrininin camında yorgun, kısılmış sağ gözle yaralı sol göz, anlatıcının değişiyle, “canlı gözümle ölü gözüm” göz göze gelir, “yokluğun ve karanlığın bakışıyla aydınlığın ve varlığın bakışı karşılaş[ır]” (32).
Sonuç, bir dizi sürrealist deformasyondur.
Bir lokantanın penceresinden içeriye şöylece bir baktım. Tabak çanağın ortasında büyük bir ağırbaşlılıkla konuşmaya dalmış porselen yüzler gördüm. İnsanlar değil de kuklalar vardı masalarda. Göz kamaştırıcı ışık altında mekanik devinimlerini yineliyorlardı; ağızlarını açıyor, kapıyor, tekrar açıyor, ellerini yiyeceklere, kadehlere arada bir de birbirlerine doğru uzatıyor, düzenli aralarla gırtlaklarını gerip yutkunuyorlardı; dudakları bir çizgileşiyor, bir yuvarlaklaşıyordu (32).

Anlatıcı, bu deneyim sonunda “insanların dünyası” dediği dünyadan tümüyle kopmuş hisseder kendini. “Yaşamın yüreğinde bir boşluk, bir yorum, bir soru işareti, bir hiç” gibi hisseder (32).
“O geceden beri, her gece, hiç aksamaksızın, geçen yüzyılda öldürülmüş bir kadının hayalet gibi, Cenevre’nin arka sokaklarında dolaş[tığını]” ilan eder (33).
Bu deneyim, öykünün zirve noktası bence. Gözler çarpışır, sağlam gözle yaralı göz kaynaşır, bu kaynaşmayla algılanan başkalaşmış bir dünyadır, sonunda beden de yok olur, bir hayalete dönüşür.

Tek gözlü bir kadınken “bir hayaletten daha korkutucu “yken, şimdi bir hayalete dönüşünce uysallaşmış mıdır anlatıcı? Belki.

Uysallaşmış ve mucizevi mandarinin öyküsüne sığınmaya hazır mıdır? Göz, bir yandan bir “çığlık gibi sahipsiz bir yara”yken, diğer yandan “bir nefret sokağında barınan herkesin çığlığı” olabilir mi? Olabilirse eğer, bu çığlığın duyulması uğruna, anlatıcı da, aynı mandarin gibi ölmeye hazırdır.

Kaynakça:
Aslı Erdoğan. Mucizevi Mandarin. İstanbul: Adam, 1996.
Julia Kristeva, Black Sun: Depression and Melancholia, çev. Leon Roudiez. New York: Columbia University Press, 1989. By Jale Parla