Sonra… Sonrası yok!

Önce…

Tren garında coşkulu halaylar, barış üzerinde patlayan bombalar! Gökyüzünü yırtan ses; kan, gaz, cop, parçalanmış bedenlerin iniltisi…

Sonra…

Sonrası yok!

Büyük bir yürek sarsıntısı, zihnin alamayacağı kadar karmaşa… Anlamını yitirmiş bir zamanın içinde buz gibi bir acıyı yudumluyoruz, hastane önünde. Kanlı tişörtler, etekler, pantolonlar… kan çökmüş gözler,
hastane önünde arkadaşlarının kurtulmasını bekliyorlar. Telefonlar susmak bilmiyor böyle vakitlerde. Kimi eşini, kimi oğlunu, kimi kızını, kimi babasını kimi ulaşamadığı annesini soruyor. Henüz kim
öldü kim kaldı bilinmiyor. Bilinen tek şey patlama sırasında yanında berisinde bulunanları sırtlayarak hastaneye getirenler.

Hunharca vurulmuş bir gün, yaşamın renkleri suskun. Kaygıyla bekleyenlerin gözlerinde, asılı kalmış patlama anı. Kimi aniden oturduğu yerden fırlıyor, etrafı arşınlıyor. Kimi sürekli içeriye girip arkadaşının durumunu soruyor. Kimi hiç konuşmuyor…

Henüz kimse çözülmüyor.

Büyük bir boşluğun içinde sorular askıda… Düşünceler derinde, yavaşça kabarıyor…

Ellerine bakıyor biri sürekli. Bir diğeri eteğindeki kana. Esmer tenli genç elini yanağına götürüp hızla çekiyor. Kurumuş kan lekeleri sakalına yapışmış. Bir şeyi hatırlamışçasına telefona sarılıyor, isimler geliyor aklına. “Ulaşılamıyor,” diye duyduğu her mekanik ses, ölüme takılıyor. Hastane önü iyicene kalabalıklaşmaya başlıyor. Barış yürüyüşüne katılanların yakınları, hastane önünde.

Listeler asılıyor, gözler hızla tarıyor, bizden kim kaldı geriye, diye.

Haykırışlar, beddualar yükseliyor. Ameliyata alınanlar için dudaklar dualara duruyor. Hastane ve Tabipler Odası arasında geçen bir zaman.

Tabipler Odası yaralıların ve ölenlerin listesini hazırlıyor. Odanın içi dışı dolup taşıyor. Küçük bir umudun peşine düşüp gelenler, önce yaralılar listesine bakıyor. Aradıklarını bulanlar, “şükürler olsun,” diyerek hastaneye koşanlar. Yirmi üç yaşlarındaki genç, hâlâ ellerine bakıyor. Parmaklarını inceliyor. Mümkün olsa ellerini yerinden sökecek! Dayanamıyor bir ara ellerine, çözülüyor
o vakit… “Bir daha nasıl bakırım,” diyor. “Bu ellerle taşıdım ben. Kaç kez yıkadım. Kan kokusu çıkmaz!

Çıkar mı Abla?”

Suruç Katliamı’nda arkadaşını yitirmiş bir başka genç, suçluluk duygusuyla sarsılıyor, “Ben niye ölmedim,” diyor.

Katliamdan bir şekilde kurtulmuş olan herkes, neden ölmediğine kahırlanıyor. Yaralı kurtulanların yakınları, doyasıya sevinemiyorlar bile.

Sonra…

Sonrası yok!

Bahar, kardeşi Uğur’un hasta odasında her zamanki gibi gülümseyip konuştuğunu sanıyor. Uğur’un bedeninin acısını alıyor, kendi ruh acısını birkaç saatliğine öteliyor. Odadan çıktığı an üzerini saran kasırga içini yerle bir ediyor. Neden, diye. “Bacağını keseceklerdi! Mikrop kapmaması gerekiyor, birileri de artık ilgilensin kardeşimle!”

10 Ekim Ankara Garı Katliamı sonrası var mı? Bombalar tepemizde patlamaya devam ediyor… Sadece kurgusu devam eden bir distopya ve sayısı her gün artan mağdurlarıyla. Yaygınlaştırılmak istenen bir ideoloji, insanı ve nesneleri dinsel, sabit bir zemine çekme telaşında. İdeolojik yapının elindeki en büyük araç etnik—merkezcilik. Bu nedenle şehirler, sakinleriyle birlikte yakılıp yıkılıyor. Bu nedenle ana akım medya tarafından gerçek bilgiler ters yüz edilerek, mağdurlar (çocuklar bile) terörist ilan ediliyor. Ölenler hep terörist oluyor. Tutuklananlar ise hep terör örgütü propagandası yapanlar. Tek sözcük, ‘terörist’, her saat başı televizyonlarda altı kalınca çizilerek gösteriliyor. Halkın düşünce biçimi, çekildikleri sabit bir zeminin içinde iyicene aşındırılmaya çalışılırken, toplumun panzehri aydınlar, sürekli soru sorup akıl yürüterek yaptıkları analiz ve değerlendirmelerinden ötürü, tek tek tutuklanarak hapse atılıyorlar. Eleştirel düşünceye, özgür basına tahammülleri yok! Hayatın sesi sussun istiyorlar. Mesela sabahın beşinde, maskeli amcalar bir eve baskın yapıyor. Annesi, namluların soğukluğunu hissetmesin, diye bebeğini amcaların izniyle koynuna alabiliyor. Bebeğini koynuna alamadan ölen anneleri hatırlayarak belki de sıkıca sarılıyor.

Aslı’nın dört yazısı, devletin bütünlüğünü bozuyor, Necmiye Alpay’ın Özgür Gündem Gazetesi’nde sembolik yer alması da… Murat Özyaşar ve Rênas Jiyan iktidarın neresine dokundu, henüz bilmiyoruz. Karartma günlerindeyiz. Yazının, sözün dili karartılmayınca bedenler mazgalın arkasında karartılmak isteniyor. İktidarın bilmediği bir şey var, Bahar içinin acısını yine öteleyecek. Uğur’un bacağına baktığında dilinde çiçekler açacak. Dışarıya çıktığında o çiçekler susacak mı? By Tekgül Arı