Her gün muhakkak

At izi it izine karışmış dedi biri geçen. Kahkahamız geldi ama atmadık. Ağzımız meşgul, durmadan çiğniyoruz. Çene hareketi iyi gelir, diyorlar. Beyne kan gider. Hafıza oksijenle ışır. Uyanık ve dinç kalırsın. Ayrıca ağız meşgulken kahkaha atmak; solunum, karın, sırt ve yüz kaslarını öyle hoplatıp diyaframı o denli titretmek iyi sonuç vermiyor. Şimdilerde biz her akşam yanmış kablo, erimiş plastik çiğniyor ve televizyondaki konuşan kafaları seyrediyoruz.

Oturma odasını da değiştirdik. Koltukları pencere kenarına çektik. Hafriyat kamyonları geçiyor gün boyu. Bir tane kepçe var hemen karşımızda, gün boyu çalışıyor. Çukura giriyor, toprak alıp çukurun kenarına bırakıyor, ileri geri hareketlerle şöyle bir düzlüyor oraları, mis, tekrar çukura giriyor. İnsanı alıp götüren bir şey var bu manzarada, iç dünyamıza denk düşen bir şey. Hepimizin suratı birbirine benziyor kepçeye bakarken. Mutfaktan birer dal inşaat demiri alıp çayın yanında güle eğlene yalıyoruz. Bir bidon da nitrik asit getirttik bu yaz memleketten. Her gün muhakkak aç karnına üç kaşık içiyoruz. Çaya da katıyoruz, mavi oluyor.

Yalnız o değil de bu yıl ne moloz yaptı ya. Burada da çok oldu ama hani bir yer var şeyde asıl orada. Bazı mahalleler tamamen şey olmuş. Orada bir tanıdık var bizim (şimdi o da şey olmuş gerçi), o anlatmıştı: Her şey şey olduktan sonra mahalledeki ağaçları da tarayarak budamışlar ilkbaharda, derin. Budama mevsimi kıştır tabii, ilkbaharda şekil budaması yapılabilir belki ama derin budama asla. Zaten zamansız ve yanlış budamalar hiç iyi sonuç vermiyor. Yine de ilginç bir fikir olarak dikkate aldık bunu. Bahçe işlerine de meraklıyız ya biraz, apartmanın otoparkındaki iğdeyi hızarla dikine kessek nasıl olur dedik. Olurdu, olmazdı, fena mı olurdu, biraz şey olurdu derken hepimizi hıçkırık tuttu yine. İnatçı hıçkırık deniyor buna. Bir gün, bazen iki gün sürüyor. İnsanda takat bırakmıyor. Kalp büyümesi neden olabilirmiş buna. Sinir kökü irritasyonu. Bağırsak tıkanması. Kanser.

Gerçekten, önce sağlık. Hayat uzun. Biz kısayız. Öyle olunca da iyice üstüne titremek gerekiyor güdük ömrün. Bebekler başta olmak üzere, çocuklar, gençler, olabiliyorsa yetişkinler ve yaşlılar sağ kalmalılar sağlıktan da konuşabilelim. Ama bunun önemi hele bugünlerde yeterince kavranmıyor. Geçende bir adam pencereden bakarken ölmüş mesela. Başka biri çamaşır asarken. Çocuğun biri balkonda oynarken ölmüş. İşe gidip dönemeyenler varmış. Eve girip çıkamayanlar. Bunları duyuyor herkes. Bazıları görüyormuş da. Hatta bazıları anlatıyor. Gerçi bazıları görüyor ama anlatmıyor. Ama bazıları muhakkak anlatıyor ve gerçi sonra onlara da değişik şeyler oluyor. Bazılarından yüzgünlerce haber alınamıyor.

Dahası da var: Tepemizde mantar biçimli bir bulut büyüyor, olağanüstü asit yağmurları başlayacak yakında, mevsim normalleri böyle artık, olağanüstü her şey hızla olağanlaşıyor, yeni normaller icat olunuyor hergün, bunları takip etmek önemli, zira icat olunan her yeni normal için yeni bir beslenme, dışkılama, duygulanma, düşünme, üreme, üretme, tüketme, uyuma, doğma ve ölme yordamı da icat olunuyor. Bunlara kolayca ayak uyduran da var, ayak direyen de. Sonuç olarak ayağı kayan da var, ayakta kalan da.

Önerim şu: Sıvı polyestere biraz sünger doğrayın, yanında muhakkak yanmış kablo ve erimiş plastik. Hazımsızlığa, unutkanlığa, ömür korkusuna, yutulma korkusuna, eyleme korkusuna, duygu felci ve akıl tutulmasına iyi geliyor. Sonrası kendiliğinden geliyor: Ağzımızda iç dünyamıza uygun bir tatla (o tat işte bizi bir araya getiren), at it fil insan tavşan kunduz kurbağa cümle mahlukat, uyanık ve dinç olarak, olağanüstü bir halde, ayağa kalkıyor ve dışarı çıkıyoruz, serbest adım ve omuz omuza, kolektif hafıza ışıması ve yaratıcı coşkuyla, otuz küsur yıl öncesinden bize gönderilmiş mektuplara bugünün tarihini ekleyip otuz yıl sonrasına fırlatmak için, tarihin toksik melekleri olarak: Dünya çekti gitti. Ben seni taşımalıyım. By Birgül Oğuz