Çığlığı duyanlar ve duymayanlar

Edvard Munch, meşhur “Çığlık” tablosunun hikâyesini günlüğünde şöyle anlatmış; Munch, iki arkadaşıyla yürüdüğü sırada güneş batmaktadır ve rengi kan kırmızısıdır. Ressam kendini yorgun hisseder ve trabzanlara yaslanır. İki arkadaşı ise yürümeye devam eder. Munch bu sırada doğanın çığlığını hissettiğini dile getirir günlüğünde. Ve o an hissettiğini bu tabloya yansıtır. Munch’un bu ünlü tablosu üzerine düşünürken, bugünlerde bize ne kadar tanıdık olduğu düşüyor aklıma. Birileri yürüyüp gidiyor, yaşamına hiçbir şey olmuyormuşçasına devam ediyor, o derin çığlığa yıkıma kulaklarını kapamış, öylesine bir yaşamı sürdürüp gidiyor. Başka bir yerde birileri ise duyduğu çığlığa arkasını dönemediği için, vicdanı, aklı elvermediği için durup kulak veriyor yükselen sese, tıpkı Munch’un doğanın çığlığını duyarak yoluna devam edemediğini anlattığı o meşhur tablosundaki gibi.

Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay ve tutsak edilen onlarca dostumuz arkadaşımız, gazeteciler, görevinden uzaklaştırılan açığa alınan barış akademisyenleri, öğretmenler; doğanın, insanın, hayvanın çığlığını duyarak ses olmaya çalışan güzel insanlar hepsi. Arkalarını dönüp yaşamlarına devam edemedikleri için, konforlu bir hayattansa bedel ödemeyi göze alıp, hakikate sırt çevirmedikleri için bu gün onca baskıya, kapatılmaya direniyorlar.

Neden mi direniyorlar çünkü kalpleri biçimli değil onların. Bir fabrikada seri olarak üretilmiş veya devletin tornasından inşa edilerek çıkmış değiller. Kalpleri eğilip bükülebilenlerden, kederinin yönünü, duygusunun kuvvetini egemenlere göre belirlemeyenlerden işte ondandır yaşadıkları zulüm, ağırdır ama yaşamsaldır da çünkü insan nasıl nefes alır başka türlü, onca yaşatılanı nasıl görmezden gelebilir ve de insan yükselen bu sese kulak vermezse kendisini nasıl affedebilir.

Bugünlerde yaşadıklarımız üzerine düşündüğümde sadece devlet iktidarını suçlayamıyorum maalesef. Öyle bir toplum ki artık faşizmin yanına bir de nefret(izm) eklemek gerekiyor. Çünkü olayı sadece devlet ya da iktidar suçu olarak görmek bizi bir yanılgıya da sürüklüyor. Bir de “gönüllü” olarak devlet iktidarının tüm suçlarına ortak olanlar var. Durumun aslında bir açıklaması bile yok belki ama göz ardı edilmemesi gereken oluşturulmuş bir bellek var. Bu bellek yıllarca eğitim sistemiyle, medyayla, dini kurumlarla ve hatta “sokaktaki insanla” her temasta kurulmuş, kurgulanmış, kendisini hep bir başkasını “kötü” görerek var etmiş bir bellek. İlkokul ders kitaplarında “düşmanın denize dökülüşünü” büyük bir zafer edasıyla anlatan ama o düşmanın da insan olduğundan bahsetmeyen, savaşı âdeta şenlikmişçesine anlatan resmi tarih ideologları tarafından kurgulanmış, yaşamı boyunca hiç kendilik kaygısı gütmemiş, yahu bu insanlar ne diyor, neden ölüyor diye hiç sorgulamamış kurgulanmış insan yığınları. Bu bana Orwell’ın milliyetçiler hakkında kurduğu şu cümleleri hatırlatıyor: “Kendi taraftarlarının yaptığı vahşetleri tenkit etmemekle kalmazlar, bunlarla ilgili bir şey duymamak konusunda da olağanüstü bir yeteneğe sahiptirler.”

İşte, bu bir ayrım noktası oluşturuyor. Kalbini, vicdanını biçimlenmiş bir iktidar kurgusu olmanın dışına taşıyabilenler, kimliğinin göçebe olarak var edebilenler, devlet uygulamalarıyla yüzleşebilenler ile kendisini egemen “biz”in hayal ettiği cemaatle ancak bir yere konumlayabilenler arasındaki derin bir ayrım bahsettiğimiz. Gittikçe daha da derinleşen, nefessiz bırakan, cümleyi tüketen, kelimelerin tüm yapılarını bozan bir ayrım. Devlet dersinden geçenler ile kalanlar arasında oluşturulmuş derin bir yarık.

Bugünler geçecek elbet şöyle demiş ya Âşık Hüseyin:

“Buna dünya derler hepsi geçer, hangi günü gördün akşam olmamış.”

İşte akşamı olan o günü gördüğümüzde geride bağışlanamayacak onca şey kaldığında, yüzleşmenin imkânını da kaybedeceğimizi bilelim. Bilelim ki yaşananların ağırlığını duyarak, çok geç olmadan çığlığı duyalım, Aslı Erdoğan gibi, Necmiye Alpay gibi ve daha nicesi gibi… By Emek Erez