Gracias a la vida!

Şilili halk ozanı Violeta Parra’nın ömrü, Pinochet’nin gerçekleştirdiği faşist darbeyi görmeye yetmedi belki ama cuntanın yarattığı sonuçları; önce işkenceden geçirilip bir daha gitar çalamasın diye elleri kırılan, ardından da ‘Venceremos’ hafızalardan silinsin diye kurşuna dizilen Victor Jara gibi yaşasaydı da, ‘Gracias a la vida’ (Teşekkürler hayat) demekten asla vazgeçmezdi.

Yine, Salvador Allende döneminin Dışişleri Bakanı Orlando Letelier’in eşi İsabel Morel’in, kocasını öldürten Pinochet’den ‘öğretmenimiz’ diye söz etmesi hayli manidardı. Belli ki o da, tıpkı Parra gibi yaşadığı hayata teşekkür etmesini bilen vakarlı insanlardandı ve “Pinochet’yi sevdiğimden değil” diye söze başlayıp, şöyle devam edecekti: “Ama onun pek çok bakımdan bizim öğretmenimiz olduğunu düşünüyorum. Biz onun sayesinde kötüyü öğrendik.”

Kötüyü öğrenmek, direnmeyi, mücadele etmeyi, cesareti, azmi, teslim olmamayı öğrenmek demektir ki, bu bakımdan Türkiye’de yaşayanlar da en az Şili halkı kadar şanslıydı. Ve bu halk, gelmiş geçmiş bütün diktatörlerin, aynı zamanda kendileri için birer öğretmen oldukları gerçeğini, onları sevmese bile hiçbir zaman inkâr etmedi.

Henüz rahmete kavuşmadan çok önce, babama sorduğumda, ne yazık ki beklediğim acı gerçeği tarif eden yanıtı da almıştım. O eski topraktı ve söylediğine bakılırsa; bu memleket hiçbir dönem ‘ohh’ diye nefesini derinden çeken, rahata ermiş insanların yaşadığı bir yer olmamıştı.

Mesela zorbalık her zaman egemen olduğu için hiçbir meslek layıkıyla yapılamamış, şarkılar ne zaman neşe içinde söylense, ağız dolusu gülünse bir maraz doğmuş, ölüm hep sırasını şaşırıp gençleri ön sıraya dizmiş, düşünceler asla özgürce dile getirilememiş, itiraz edenler ise ya ölmüşler ya da en güzel yıllarını şaşmaz bir rutinle demir parmaklıkların ardında geçirmişlerdi. Dünden bugüne bizlerin yaşadıklarının farkı ise bir sonraki zaman dilimine dairdi ve acıların dozunun artmasından ibaretti; hepsi o kadar…

Ne tesadüftür ki şimdilerde, “darbeyi önledik” diyenlerin kendi cuntalarını ilan ederek acının dozunu artırdıkları yeni ama bir o kadar da tanıdık bir zorbalık döneminin ortasındayız. Barış isteyen akademisyenler kürsülerinden kovuluyor, en iyi öğretmenler sınıflarından atılıyor, avukatlar yaka paça tutuklanıp aylarca hapiste yatırılıyorlar. Köyler, kasabalar bombalanıyor, insanlar öldürülüp çırılçıplak sokaklara atılıyor, boynuna ip bağladıklarını panzerlerin ardından sürüklüyorlar; bodrum katları ise cehennemin öbür adı.

“Darbe destekçileriyle mücadele ediyoruz” kisvesi altında sürdürülen operasyonlardan, barış, özgürlük ve eşitlik isteyenler de fazlasıyla nasibini alıyor, gazeteler, televizyonlar kapatılıyor ve anlıyoruz ki artık, sivil cuntacıların soru sorulmasına, aleyhlerinde tek bir cümle sarf edilmesine dahi tahammülleri kalmamış. Yazı yazmak suç, konuşmak kabahat, örgütlenip itiraz etmek ise en büyük günah…

Toplum bir bütün olarak, Naomi Klein’in yakın tarihimiz boyunca nasıl tıkır tıkır işlemiş olduğunu gösterdiği, ‘şok doktrini’nin etkisi altına sokulmaya çalışılıyor. Koskoca bir halkın; ateşin sadece düştüğü yeri yaktığını iliklerine kadar hissedip umudunu köreltmesini, güven duygularını yitirmesini, gelecek tasavvurunu kaybedip zifiri karanlığın içine gömülmesini, kabuğuna çekilip hızla yalnızlaşmasını; çaresiz, güçsüz, boyun eğmiş bireylerden oluşan bir kalabalık halinde teslim olmasını istiyorlar.

Hiç uzanamayacaklarını düşündüğümüz yerlere kirli elleriyle dokunmaları bu yüzden. “Yok, bu kadarına da cüret edemezler, bunu asla yapamazlar,” denilen her ne varsa onu yapıyorlar; hem de göstere, göstere… Aslı Erdoğan’ı, Necmiye Alpay’ı, İnan’ı, Zana’yı ve onlarca barış isteyen iyi gazeteciyi, boyunlarına ‘terörist’ yaftası asarak tutuklamaları; üniversite kürsülerini boşaltmaları, en iyi öğretmenleri öğrencilerinden ayırmaları ve hastaları, yaşam sevgisiyle dolu sağlık emekçilerinden mahrum etmeleri boşuna değil.

Gazete binalarına yaptıkları baskınlarda, basın emekçilerinin ağzı burnu dağılmış, üstleri başları yırtılmış hallerine tanık olmamızı istiyorlar. Bombalanan, yıkılan kentlerin görüntülerini kendileri servis ediyorlar ki, tüm bu vahşet sadece gözümüze değil, beynimize de kazınsın ve susuz kalmış ağaç misali yüreklerimiz kurusun. Mezarlıkları, ibadet yerlerini yakıp yıkıyorlar ki, sığınacak herhangi bir kutsalımız, tutunacak bir dalımız kalmasın. Ölen bebelerin derin dondurucularda saklanmasından, yaralı annelerin sokaklarda köpeklere yem olmasından ibret almamızı bekliyorlar. Kuzusunu yitirmiş anneleri, gözü dönmüşçesine meydanlarda yuhalatıyorlar. İnsanlığa ait bütün iyi ve olumlu değerler yok olsun ki, kendimize, en yakınlarımıza, komşularımıza, mahalle dostlarımıza, memleketin iyi insanlarına olan inancımız kaybolsun…

Ama biz, sadece kendi tarihimize bakınca bile anımsıyoruz: Bu dünya Sultan Süleyman’a kalmadı ki o, bir zamanlar yedi düvele hükmederdi… Üstelik yakın tarihimiz de oldukça zengin örneklerle dolu. Nice Evrenler, Özallar, Demireller, Çillerler, Ağarlar, Susurlukçular, JİTEM’ciler, kontrgerillacılar, “muhteşem özel harp operasyonları” düzenleyenler geldi, geçti ve artık onları anımsayan bile yok. Hepsinin ortaktı cümleleri… “Köklerini kazıyacağız”, “Sonuna kadar devam” dediler. Ama itirazı hiçbir zaman nihayete erdiremediler.

Kâh poşu takarak çıktı gençler sokaklara, kâh ellerinde kitapları, karanfilleriyle. Gazete binalarını bombaladılar ama gazetelerin elden ele dağıtılmasının önünü alamadılar. Gencecik bedenleri, asit kuyularında eriterek ya da askeriyenin çöplüklerine gömerek imi timi belirsiz kıldılar ama anaların her hafta meydanlardan yükselen öfkeli çığlıklarını bastıramadılar. Tüm işkencelerin, zorbalıkların, bin bir çeşit zulüm yönteminin denenmesi, eşitlik, özgürlük ve barış isteyenlere boyun eğdiremedi ki, bu da alayına dert olsun.

Ve belki daha da önemlisi, bu ülkenin insanları atalarından el alarak, “zulmün artsın ki, tez zeval bulasın” sözünü yeniden baş tacı etti. Zorbalara karşı koymaya, onurlu ve umutlu bir hayat sürmeye, ekmek kadar, su kadar ihtiyacının olduğunu unutmadı. Kocaman bir kardeşlik ormanı doğdu bu sayede ve binlerce insan, hiç tanımasa, hiç yüz yüze gelmese de, zalimin zulmüne uğrayanlarla arkadaşlığa büyük değer biçti.

İşte biz, bize ettikleri zulümden ötürü, tarih boyunca gelmiş geçmiş ve bugün ensemizde boza pişirmek için elinden geleni ardına koymayan bütün diktatörlere, zalimlere hakikaten büyük bir teşekkür borçluyuz. Tıpkı İsabel Morel’in dediği gibi “kötüyü öğrettikleri” için. Teşekkür borçluyuz çünkü kötüyü öğrenen, direnmeyi, mücadele etmeyi, örgütlenmeyi de öğreniyor. Hem de karanlıkta el yordamıyla değil, kocaman bir mücadele deneyiminin toplamıyla yürüyor.

Mesela dört duvarın, demir parmaklıkların ardında; ıslah olmamayı, başını yukarılarda tutmayı başararak. Yani ilk mesajını Aslı Erdoğan gibi, “Neden burada olduğumu biliyorum,” diye vererek ya da Necmiye Alpay gibi, “Ateşi söndürmek için ateşe yaklaşmak zorundasınız” diyerek.

İşte o yüzden teşekkürler hayat; bizi kötüden uzaklaştırıp, ateşe yaklaştırdığın için… Teşekkürler… Bir anne şefkatiyle elimizden tutup, bizi güneşin sofrasına oturttuğun için… By Ertuğrul Mavioğlu