Kurban—lık

Dersimli bir avukattı, sözcükleri mermi gibi kullanıyor, boş atmıyordu. Rahmine anestezisiz uygulanan benzer bir işlemde can veren Türkiyeli bir kadının davasını üstlenmiş, apaçık göçmen karşıtı bir ülkede, onca kuruma karşın ilk hukuki zaferi kazanmıştı. Benim de dava açmamın ahlaki bir yükümlülük olduğunu savunuyordu. Gücüm kalmamıştı, Avrupa’da tanınıp kendi ülkesinden dışlanan bir yazar statüsündeyken olayın boyutlarından korkuyordum, üstelik benden ilk kez özür dilenmişti. ’’Kendinize haksızlık yapmak adına, bütün kurbanlara haksızlık ediyorsunuz.’’

Üç yıl ağzıma bile almadığım ‘kurban’ sözcüğüne dönmek, ıssız bir çığlığı üstlenmek… Hep söylendiği gibi, ‘kurbanlar’ ya tam bir suskunluğa bürünür ya da durmamacasına, sabuklarcasına konuşurlar. (Ben iki zıt uç arasında savrulurum.) İçindeki kurbanı susturmak, zaten ondan travmalarını çalmak için, yok sayarak ya da bellibir hiyerarşiye oturtarak çalmak için elbirliği eden sistemle bir tür işbirliğidir. Dürüstlüğü ya da masumiyeti sürekli test edilen ‘kurban’dır. Ama onu dillendirmek, kendi içindeki kurbanın ardından konuşmak da, aynı travmayı hem içsel, hem dışsal gerçeklikte yeniden, yeniden çağırır, ambere yakalanmış bir sinek gibi bir seyir nesnesine dönüştürür. Gene de insanlar, yandıklarında ya da korktuklarında, çığlık atarlar.

Benim kişisel ‘reçetem’ –elbet kimse bir başkasına travmalarını nasıl taşıyacağını öğretemez— her hayata bir yazgı duygusuyla yaklaşmak… Edebiyat tam da bu yazgı duygusuyla başlar. Dünyanın, hele bizim coğrafyamızın acı denizinden benim payıma düşen kadeh, ötekinin acısına açılabilmemi sağladıysa boşuna içilmemiş demektir. Ama hakkında yazdığım ya da sustuğum kurbanlara haksızlık etmediğimi, onların acısında insan acısını dile getirmeye çalışırken, bu acıya karşı talep ettiğimin, empati, saygı, adalet, her neyse, ne olduğunu bildiğimi söyleyebilir miyim? Kurbanın gözlerinin içine bakarak, ona sormaktan başka bir yanıtım yok.

Bir ‘kadın—yazar’, Fransa’da ilk romanının yayınlandığı günlerde, kendi ülkesinde ‘sutyen takmadığıyla’ manşet olduğunu anlatsa, ben de hakikaten akıl sağlığından şüphe ederdim! Kitapları, metinleri yirmiden fazla dile çevrilmiş bir ‘yazar’, hele bir de köşe yazıyorsa, yazdıklarıyla ya da yaşadıklarıyla ilgili söylenenleri denetleyemez, yanıtlayamaz, tercüme ettirip okuyamaz bile. Şimdi kim istemez ki, ödüllerinin, kitaplarının, Artaud çapında yazarlarla kıyaslanmasının vb. haber yapılmasını?!Ama bunlar parmak ısırtıcı bir suskunlukla karşılanırken, yanmaydı, ameliyattı, kanamaydı vb insani durumlarla medyanın eline düşmenin sorumlusu değil, mağduruyum. Aynı kadın yazar, yıllarca sokaklarda, panellerde, her yerde vücudu, çirkinliği, cinselliği hakkında sayısız cümle işitirken, nesnesi olduğu söylemden bir de sorumlu tutulduğunu, kendisi hakkında yazılmış bir kitabı ‘ilgi çekmek’ için basına sızdırdığına inanıldığını anlatsa… ‘Kurban kim’ sorusunu soramayacak denli gerçeklikten uzaklaşmış bir toplumda yaşadığını anlatırdı.

Kürt meselesine dokunan her canlının bugünlerde tattığı sosyal ölüm, unvan, itibar, kimlik ve benzerlerinin bir soluktan daha boş olduğunu bir çırpıda göstererek, aslında özgürleştirir. Cemaat toplumlarında bile, neyin söylendiğine değil, kimin söylediğine, ‘bizden mi, değil mi’ düzeyinde bakan bir ortamda bile gerçeğin kısık sesi sonunda işitilir. ( Yalanın sesi gür çıkmasa, herkes bu kadar bağırır mıydı?)’ İşte Cizre raporları, belgeleri, tanıkları,’ diye ortaya çıkan ve işitilmediklerini sananlara, sadece ‘zaman’ diyorum.

Rutherford, bir altın tabakasına yolladığı parçacıkların geri döndüğünü gördüğünde atom çekirdeğini keşfetmişti. ‘’Sanki bir kağıda ateş etmiş, yüzüme bir top mermisi yemiştim’’ der. İncecik bir kağıttan dönen top mermileri, bu ülkede yazmanın yazgısına dönüşmüşse, çarptığımız çekirdeğin ne olduğuna bakmamız gerek. İnsan gerçeği taşıyacak güçtedir. Gerçeği taşıyabilen, kurbanı, o ebedi kurbanı tanıyabilense yürektir. By Özgür Gündem