Artık Sessizlik Bile Senin Değil 2

Gücümü aşan sorunlar nedeniyle geciken, 22 Nisan’da yayımlanan aynı başlıklı yazım Seferis’İn dizeleriyle başlıyordu.

‘’Zarlar yere çarptığı zaman… Kavga zırha çarptığı zaman… Gözler yabancıyı tanıyıp sevgi kuruduğu zaman sönen ruhlarda… Çevrene bakıp her yerde biçilmiş ayaklar, her yerde ölü eller, her yerde sönük gözler gördüğün zaman… Artık kendin için istediğin ölümü bile seçemediğin zaman… (YorgoSeferis, Yimnopedi, Cevat Çapan çevirisi)

Ya bizler? Bu korkunç günlerin, eşi benzeri görülmemiş vahşetin çaresiz tanıkları, bizi çevreleyen, gözün bir türlü alışamadığı bu karanlığa bakmayı denersek… Mezarlar, sıra sıra ölüler, sadece birer numaranın yazıldığı tahta levhaların altına dizilmiş genç ölüler… Kül torbalarına doldurulmuş, üstünkörü etiketlenmiş insan gövdeleri… Kopmuş bacaklar, biçilmiş ayaklar, yanmış, erimiş insan kemikleri… Son, mutlak bir sarılışla birbirine dolanmış, kopmazcasına kaynaşmış genç kız kolları… Hayatın son anlarına uzanıp kalmış sahipsiz eller… Sanki başka bir zamanın temellerine gömülmüş paramparça bedenler… Paramparça ruhlar, delik deşik sözcükler, ölülerden daha ölü gözler… Bir çocuktan, on iki yıl sürmüş bir çocukluktan geriye kalan tek şey: Diri diri yakılanların kokusunun sindiği bir bodrumun girişinde bulunan, ufalanana dek yanmış –kim bilir nasıl bir alevle— kapkara bir çene kemiği… Bizi çevreleyen bu kapkara suskunluğun simgesi sanki, kendi gelip geçiciliğine başkaldıran sert, dayanıklı kafatası kemiği… Bizler sustuğumuzda, hepimizin adına, yitirilmiş her şey adına konuşmaya devam eden… ‘’Hakkın olan büyük bir çığlık,’’ diye devam eder şiir, atamadığın, duyamadığın, sahipsiz bir çığlık…

İkinci yimnopediden bir dize: ‘’Bu kayaları taşıdım gücüm yettiğince… Bu kayaları sevdim gücümün yettiğince… Bu kayalar, alınyazım. ‘’ Ve şiirin sonu: ’’ Artık sessizlik bile senin değil, değirmen taşlarının dönmez olduğu bu yerde…’’

Sadece ölülerimize değil, bizzat kendi ölümümüze de el konulduysa… Bodrumlarda kıstırılan kendi kişisel, kısıtlı, biricik hayatlarımızdan çok daha fazlasıysa… ‘Hayat’ diye adlandırdığımız, anlamlandırdığımız, bizi anlamlandıran ne varsa kıstırılmış, benzin şişeleriyle yakılıyorsa… Düşlerin çatıları ağır silahlarla havaya uçuruluyor, binyılların kanıyla biçimlenmiş sözcükler yaylım ateşinde delik deşik ediliyorsa… Tek bir çığlık bile işitemiyor, atamıyorsak… Bu sessizlik bile bizim değil artık…
**
Cuma günü Çağlayan’da epeyce kalabalıktık! Sandığımız kadar yalnız değilmişiz, diyecek kadar! Halaylar, davullar, şarkılar, hatta gençleri pek etkilemese de bizleri önce darmadağın edip sonra yeniden bir araya getiren ‘Ciao Bella’… Özgürlük Nöbetlerini sürdürmeliyiz: Son bir yıl içinde sekizi DİHA muhabiri 12 gazeteci tutuklandı, dört gazeteci katledildi, yüzlerce soruşturma ve dava açıldı. RSF’nin basın özgürlüğü listesinde 180 ülke arasında 151.’liğe düşmüşüz, yani pek çok Asya ve Afrika ülkesinden vahim durumdayız.

Özgürlüğü ve barışı savunmak, ne bir suç ne de kahramanlık, bizim görevimiz… Savunmaktan öte, bu sözcüklere kaybettikleri anlamlarını, kutsallıklarını iade etmek… Gücümüz yettiğince… Katliamlara suç ortağı olmamak ise, bir hak ve görevden öte, asıl varoluş nedenimiz… Bu da bizim, gücümüz yettiğince taşıdığımız, gücümüz yettiğince sevdiğimiz ‘kayamız’, alınyazımız. By Özgür Gündem