Hiç Susmayan Bir Sözcük

Nehrin güneyinde, kentin unutulmuş, gözden çıkarılmış dış çeperlerinde, kendi kaderine, büyüme mi, çürüme mi olduğu kestirilemeyen kaderine terk edilmiş mahalleler boyunca sabırla yolunu arayan bir ziyaretçi, her daim çamurlu ve loş sokaklardan birinde aradığı binayı bulur. Kaç kez yenilenirse yenilensin, ne denli ustaca restore edilirse edilsin, bakımsız görünümlü, epeyce çirkin bir binadır bu ve sanki her restorasyonla daha da sıradanlaşır, görünmeze karışır.

İş makinelerinin gizlice sökülüp, ertesi sabah ölüme yollanacak işçilerle birlikte daha güvenli bir yere taşındığı geceden altmış kadar yıl sonra, bir başka gecede, parıltılı bir Oscar gecesinde, bu eski fabrika dünyaca ünlenir. Açıkgöz, iş bilir, vicdanlı iş adamı Schindler’in emaye fabrikası , bugün bir ‘’İşgal ve Zulüm Müzesi’’dir. Direnişe adanan bir insanlık müzesi.

1940’lar… Nazi orduları, tanklar, askeri geçit törenleri, marşlar… Fotoğraflar, üniformalar, arşivler, bombardıman sesleri… Ansızın çarpan bir demir kapı, kilit sesi, boğuk bir işkence çığlığı…Zindan… On yedi kişinin paylaştığı karanlık bir getto odası. (Çepeçevre duvarları özellikle mezar taşına benzer biçimde inşa edilmiş bu gettodan sağ kurtulabilen birkaç çocuktan biri de yönetmen Polanski’dir.)Plezsow toplama kampının çakıl taşlı zemini…
Işıksız koridorlar, kalınlaştıkça kalınlaşan duvarlar boyunca ilerleyen ziyaretçi ansızın sert bir komutla irkilir: DIŞARI! Soğuk, resmi, tepeden bakan bir ses, hukuki terimlerle süslediği, tane tane — sanki çocuklara konuşuyormuşçasına— söylevini keyifle uzatır, ‘aslında statünüzün ne olduğunu orada öğreneceksiniz’ derken, alabildiğine ince, alaycıdır. Ansızın bağırır, komutlar, postal sesleri, köpek havlamaları odayı sarsar.
Nazi zulmüne karşı durmuş ‘’Krakow profesörlerinin ‘’ tarihi tutuklanma anıdır canlandırılan, zindan ve getto gibi, faşizmin ne olduğunu birkaç dakikada anlatır. Yüzü solan ziyaretçiler, rastgele bir kart seçer ve dayanabildiğince, bu cesur ve onurlu akademisyenlerden birinin hikayesini toplama kampları boyunca izler. Sayımlar, açlık, kamçı, soğuk, hastalıklar ve bazen ölüm. Baskı, zulüm, direniş…

Tek bir cümle eklememe gerek yok. 2010’ların Türkiye’si, barış istedikleri için, işlenen korkunç suçlara ortak olmak istemediklerini beyan ettikleri için, dört akademisyeni, ‘tepeden talimatla’ hapse attı! Bu yapılanın bir benzerini upuzun zulüm tarihinde aradığımızda, Nazi dönemine, işgal altındaki Polonya’ya dek geri gidiyoruz!

Esra, Muzaffer, Kıvanç ve Meral’e bir selam cümlesiyle şimdilik durayım: Özgürlük, hiç susmayan bir sözcüktür.
**
Barış talebiyle başlayan, ancak ifade özgürlüğünün savunulması mücadelesine dönüşen ‘’Özgürlük Nöbetleri’’, Silivri ve Bakırköy’de halen sürmekte. 30 Martta yazarlar, gazeteciler, sanatçılar Silivri’deydik! Bu Çarşamba yönetmenlerin ağırlıklı olduğu bir ekip Bakırköy’de olacak. Özgürlük nöbetlerinden, parmaklıklarının önünden ve ardından –arada bir fark kaldı mı— haber vermeyi sürdüreceğim. By Özgür Gündem