Hayat denilen

“Anlatmak istiyorum seni, kırmızı toprakla ya da altınla değil, mürekkeple elma ağacı kabuğundan.” (Rilke)

Bembeyaz suskuyla çerçevelenmiş matem yazıları. Gri—kara mürekkep, yeniyetme yapraklarıyla yanan elma ağacının kabuğu. Kırmızıya boyanan toprak.
Yürüyorum, sokaklar, çamurlu kaldırımlar, çıkmazlar boyunca, dolambaçlarından, yol ayrımlarından geçip gidiyorum gecenin, yakında diyor Rilke, yakında o ülke… Adımlar, yollar, mesafeler… Bir koridor uzanıyor kuşatılmış kente doğru, genç bir kadın dikenli teller boyunca yürüyor, yakında diyor Rilke, hayat denilen o ülke…

Bombalar yağıyor dört yandan, alevler yutuyor koca koca mahalleleri, toprak sarsılıyor. Bir adım, bir adım daha, çemberlerinden, dehlizlerinden yürüyüp gidiyorum gecenin, korkunç bir ağırlığı sürüklüyorum sanki peşimsıra, bir tabut gibi, sonsuza dek kaybedilmiş, benden ve dünyadan koparılmış bir şeyin ağırlığı büyüdükçe büyüyor, mesafeler açılıyor, karanlık geçit vermiyor, yürümelisin sadece, diyor Rilke… Bir başına yürüyüp durdu­ğun yılankavi bir yol, kader… Yirmi sekiz yaşında bir kadın yürüyor alevlerin ortasında, bombalanan kente doğru, paketler taşıyor, akşam kızıllığı vuruyor yanaklarına, bir namlu dikkatle ufku tarıyor, saçları rüzgârda uçuşuyor.
Adımlar, yollar, adımlar ve ötesi, çıplak, çorak bir ülke. İşte burası sınır, kilometrelerce dikenli tel, genç bir kadın geçip gidiyor günbatımından, küçük bir tepede nöbet tutan tüfekli askerler, mayınlı arazilerin ötesi, kimseye ait olmayan topraklar… Bomboş beyaz kâğıtlar, bir ölüm, bunca ölüm terk edilmişliğinde, bir adım, bunca adım, hayat… Yakında, diyor Rilke, yakında, belki bir sözcük dalga gibi kabarır da, ya da taze yapraklarını uzatır bir dal, taşıyıp bırakırlar seni, hayat denilen o ülkeye… Kim yaşıyor, diye soruyor şair, yürüyoruz sadece büyük, bitimsiz yollarında dünyanın, rüzgârlı üç yol ağızlarında, kıyılarında, gri—kara dikenli teller gibi bir­birine dolanmış yollarında yürüyüp duruyoruz yüreğin…

Yirmi sekizinde bir kadın kararlı adımlarla yürüyor yanan kente doğru, bombalar, kurşunlar yağıyor çepeçevre, toprak titriyor, yanaklarında bir akşam kızıllığı, saçlarında saydam yapraklar… Gün batıyor, uzaktan, çok uzaktan sesleniyor, çağırıyor, alevden bir çember şimdi ufuk, dumanlar sarıp sarmalıyor vurulan kenti, sargı bezlerinin arasından sanki kan sızıyor. Yakındaydı, diyor Rilke, sahi kimin bu hayat denilen ülke, belki bulurdun bir kereliğine… Kimin değil ki? Bir sözcük, bunca sözcük ve ötesi, o muhteşem, bilinmez ülke… Uzaklar sesleniyor, çağırıyor, som altın rengine, batan güneşin rengine bürünüyor ufuk, bir namlu dikkatle tarıyor uzakları, uzaklara açılan yolları, sanki unuttuğu bir sözcüğü arıyor, gez, göz, arpacık, buluyor orada, sonsuzda, çıplak, çorak toprakta, gün bitiyor, tam alnında, karanlık çöküyor bütün sahiciliğiyle, çepeçevre karanlık… Bir sözcük, bir adım, kader. Alın yazısı, dumandan bir yazı. Bir kadın yürüyor gecede, bir kadın, bir kadın daha gidiyor onun peşisıra ayak izlerinden, aynı gecede yürüyor, taşların arasında, kanın yalnızlığında, dikenli teller gibi birbirine dolanan görünmez yollarında yüreğin, tam oradan, yürekten sökülüp koparılmış bir sözcük adımlarıyla birleşiyor, bir kadın, bir kadın daha geçip gidiyor, acıların ve sonların ötesine, batmış bütün güneşlerin izinden, o bittiği yere özlemlerin… Adımlar, yollar, sözcükler ve ötesi, son, boş bir ülke.

Hayat denilen o ülkede, ölmüşler tomurcuklanıyor, taşlar çiçek açıyor.

Dipnot: Yürüyen bütün kadınlara… By Özgür Gündem