İnsan kalmak

İki kısa sözcük. Utanç ve acı. Öylesine derinden yaşanan, kapkara ölüm acısı, utancı… Paslı, kırık dökük bir dille anlatabilir bazen kendini acı, bazen korkunç, sanki bir insandan gelmeyen bir çığlığa dönüşür. Kabarıp taşan bir ırmak gibi önüne çıkanı sürükler götürür. Utanç ise daha suskundur, bir kuyu gibi derin ve suskundur. Geçtiğimiz Çarşamba, ‘Barış için Herkes!’ toplantısında, Suriçi ve Cizre’de çekilmiş –aylar önce, daha ‘başlarda’ çekilmiş— belgeselleri izlerken…

Toplama kamplarına ilk giren, hasta mahpusları kurtarıp kıyımları belgeleyen Rus askerlerinden çoğunun neden intihar ettiğini anlar gibi oldum. Katliamın çaresiz bir seyircisi, tanığı olmanın, şu korkunç insanlık durumuna çaresizce, çıkışsızcadahil olmanın verdiği utanç. Belki bir başka sözcük daha, bulunması, yaratılması, üstlenilmesi gereken… Ama sözcükler , yalnızca kendi suskunluklarına kapanmış maskeler artık, çatlaklarından kan, insan kanı sızıyor…
Binlerce, on binlerce kişiyiz aslında, aynı kırık dökük cümlelerden, küle dönüşmüş sözcüklerden medet uman… Acı, utanç, yas, art arda, üst üste gelen ölümlerin tam tutulamayan yası, çaresizlik hissi diye tanımlıyoruz yaşadıklarımızı… Sağ kalmanın, hala yaşıyor olmanın suçluluğu… Kendi kişisel güvenlik kaygılarının çok ötesine geçen korku… Şiddet çemberini, yalan çemberini kıramamanın yarattığı çaresizlik. Nefrete nefretle karşılık vermenin ahlaki bir yenilgi olacağını bilmenin verdiği çaresizlik… ‘Bir şeyler yapmalıyız,’ diyoruz aylardır, ama oradan bir cümle öteye geçemiyoruz. Çok uzun bir zamandır… Çocuk cenazeleriyle birlikte içine sokulduğumuz bu derin dondurucudan nasıl çıkacağımızı bir türlü bulamıyoruz.

Dört beş dakikalık belgeseller, kamuoyunun ‘yabancısı’ olmadığı, bir nevi bağışıklık kazandığı haberler, görüntüler… Ankara’da, Barış Mitinginde halay çekenlerin tam arkasında patlayan bomba gibi. Suriçi’nde barış çağrısı yaparken vurulan Tahir Elçi’nin son dakikası, son cümleleri gibi. Ağır silahlarla kuşatılmış, günler, geceler, haftalar, aylar boyu tank ateşine, top ateşine maruz kalmış mahalleler gibi. Yıkık dökük evler, sahiplerinin ölü ya da diri terk ettiği bomboş evler, sokaklar…Anne babalarını kaybetmiş çocuklar, çocuklarını kaybetmiş anne babalar… ‘Bildiğimiz’ haberler, görüntüler… Ama Suriçi’nin ve Silvan’ın bir tanığı –çok başlarda, Eylül’de– olmanın bile beni hazırlamadığı, bunca yıllık Türkiye cehenneminin bile beni hazırlamadığı bir an vardı…
Gece, çok geç vakit. Sağanak yağmurun altında bir başıma yürüyorum. Issız dolambaçlarında, yol ayrımlarında gecenin… Karanlık bastırdıkça bastırıyor içimde, derinlere çöküyor. Bir tabuta girercesine girdiğim gece geçit vermiyor, silah sesleri ve çığlıklar…

Dört beş dakikalık bir belgesel. Cizre, hoparlörlerden mekanik bir anons… ‘Mahalleyi terk etmek isteyen eline bir beyaz bayrak alıp çıkabilir,’ diyor, sakin, duygusuz bir ses. Küçük bir kafile, sanki ölüler ülkesinden çıkıp gelmiş kadar yorgun görünen bir kafile beyaz bayraklarıyla yürüyor. İhtiyarlar, çocuklu anneler, küçük bir el arabası… Bir takırtıyı andıran, dakikalarca süren, belleğimde hala süren otomatik silahların sesi, birkaç saniye sonra kesilen, iniltilere dönüşen çığlıklar…Yağmurun altında yürüyorum, bir başıma, sırılsıklam… İnsan, böyle bir tanıklıktan sonra nasıl devam edebilir kendisi kalmaya, insan kalmaya… Yağmur, yağmur sesi kadar hafif takırtısı silahların… Ve çığlıklar… Ve alevler…Geceyi atlatabilmek için, açık tek gazete bayinden bütün gazeteleri topluyorum. Yandaş gazetelerden birinde, henüz manşete çekilmemiş, bir ‘erken’ haber, bodrumların hepsinin temizlendiğini bildiriyor! Sahi insan kalmak ne demek?

Herkesin ‘bildiği’ gerçek, bizim gerçeğimiz. Türkiye korkunç bir suç işledi. Sadece sivilleri değil, beyaz bayraklı sivilleri de katletti, sadece çocukları değil, ambulansla hastaneye yetiştirilmeye çalışılan yaralı çocukları da katletti, bodrumlara kıstırdığı yaralıları yakmakla yetinmedi, bununla böbürlendi de… ‘Barış’ sözcüğünü yasakladı linç etti, hapse tıktı, tanklarla, koca koca ordularla kuşattı, tanklarla toplarla delik deşik etti… Ama sözcüklerin gücünü bilmeyen, insanın gücünü de bilemez. By Özgür Gündem