Savaş ve Savaş –sona doğru

‘Derhal geri dönün! Geri dönün! Bu yaptığınız yasadışıdır!’Kendinden geçmişçesine bağırıyor, heceler yaylım ateşi gibi ardarda yağıyor, yankılanıyor, emirlerle tehditler iç içe geçerek anlaşılmaz oluyor. Öfkeyle, hükmetme zevkiyle titreyen mekanik ses, durmamacasına yükseliyor, patlamalarla doruğa ulaşıyor,arabanın camlarını titretiyor. ‘Kime bağırıyor polis?’ ‘Bize! Otoyoldan ayrılıp bir patikaya saptık.’ Dingin ve suskun tarlalar uzanıyor dört yanda,sonsuz, boş, henüz başlamamış bir hayat gibi,bekleyiş içinde…

‘Kaç kişisiniz?’ ‘İki, şoförle ben…
Şimdi kapamalıyım,’ diyorum, namlunun üzerimize çevrildiğini görünce…

Midyat yakınlarında TOMA’larla, panzerlerle, ’’kirpi’’lerle, özel harekatçılarla kapatılmış Cizre yolu. Hedefine kilitlenmiş namluların, namlulara sürülmüş gerçek mermilerin, sanki görünür ile görünmez, söylenen ile söylenemez, gerçek ile gerçekdışı arasına çektiği barikat.(Sanki mümkünmüş gibi, gerçeği sözcüklerden koparmak!) Her yerden uzakta, ıssızlıkta, uçsuz bucaklığa karşı sımsıkı kapanmış duygu—geçirmez,çığlık—geçirmez bir kapı. Aşırılığı ölçüsünde saçma, saçmalığı ölçüsünde aşılmaz…

Çorak tepeler arasında, yılankavi kıvrımlarla yitip giden, tenha, tekinsiz bir yol, yatağını açmaya çalışırken güçten kesilen cılız bir ırmak gibi. İnsafsız güneş, kavurucu sıcak, görkemli ve sert bir coğrafya…
Tekdüze görünümünün altında görkemini ustaca gizleyen içe dönük, ketum topraklar. Sessizce, yumuşakça dalgalanan, derin ve yorgun bir sarının her tonunda alev alan, göksel bir ateşle yanan topraklar…
Telkari işlemeli, titreşimli, hayaletli…

Amber rengi incecik bir ağın altında kıpırdaşan eflatuni gölgeler, yakamozlanan, yanıp sönen yaz sonu renkleri, köpük köpük uç veren koyu,kedifemsi, dirençli yeşil. Hafif, kuru ve sıcak bir rüzgar, usul usul dolanıyor, sokuluyor, pürtüklü bir kedi dili gibi yalayıp sırılsıklam bırakıyor. Silkelemek, uyarmak isteyen tedirgin bir haberci gibi. Buradan geçip gitmiş herkesin hikayesini birbirine dolayarak, iç içe kararak yankılıyor. Çağıran, kışkırtan, aşılmaz mesafelere, yolların geri dönüşsüzlüğüne işaret eden, durduran ufuklar…
Herşeyi yitik, geçici, askıda tutan…
Gökyüzünün ardına dek açılmış kapıları, varoluşun sınırsız olduğunu sergilercesine, hep var olan, hep devam eden, insandan toprağa, topraktan insana, insandan insana devredilen bir şeyin, bir ad bekleyen bir şeyin sürekliliğine inandırıyor bizi, ama göğün basık, durgun, bomboş aynası bu imkansız adı ele vermiyor. Bin yılların tozuna ve suskunluğuna bürünmüş kadim Mezapotamya toprakları. Defalarca fethedilmiş, sahiplenilmiş, kaybedilmiş… İlk tapınaklar burada yükseldi ve terk edildi, büyük, kudretli şehirler ardı ardına kuruldu, yıkıldı, Yasa ve Akit yazıldı, Tanrı konuştu, yerle gök birbirinden ebediyen koptu, cehennem doğdu.

Saatlerdir barikatın önündeyim, ne yapacağımı bilemeden bekliyorum. Kolkola girmiş polisler, sertleşen tehditler, kirpilerden fırlayıp ‘pozisyon alan’ askerler, göz temasından kaçınan, silahlarını bir an bırakmayan özel timciler…
Namlular…
(İnsan, alışan varlık!)Çoğunluğu milletvekillerinden oluşan topluluk, saatler önce, hemen hemen 40 dereceyi bulan sıcakta yoluna devam etti, barikatın arasından, yanından sıyrılarak, tozlu yan yollara, patikalara saparak, tarlalardan geçerek…
Namlulara aldırmadan…
Cizre’ye doğru,yüz kilometre. ‘Sağlık sorunları olan arkadaşlarımızın araçlarda kalmalarını rica ediyoruz. Yol meşakkatli olacak.’Kalabalığa karışıyor, tarlaların başladığı yere kadar gidiyor, on yirmi metre yürüyüp geri dönüyor, tekrar deniyor, tekrar geri dönüyorum.

Boyunluğuma, sağlık durumuma lanet okuyarak… Zor bir an, göz yaşlarımı tutamıyor, polislere sırtımı dönüyorum.‘Üzülmeyin, bir başka sefere bize katılırsınız,’ diyerek teselli ediyor Özgür, alelacele vedalaşıyoruz:‘Kürtlerin yürüyüşü uzun sürecek…’ By Özgür Gündem