Savaş ve Savaş –III

Saat sabahın beşi. Batı yönüne giden yük treni bir iki dakika gecikmeyle soluk soluğa geçiyor. Sanki birbiri ardına, gürültüyle deviriyor katarlarını, gecenin son sessiz saatine yükünü boşaltıyor. Upuzun, ezgili, kederli tren düdüğü, kocamış bir kuşun çığlığı gibi. Ama acı dolu, insani bir iç çekmeyi de andırıyor, dünyanın büyük, bitimsiz yollarına savrulan bir selam belki, ya da son anda bulunmuş bir veda cümlesi.



‘Bizler turist gibi gezemeyiz toplama kamplarını,’ demişti Vartolu Edip, ‘yani bütün bunlar olmuş bitmiş gibi!’ Ona Auschwitz albümünü — gaz odasına giden bir konvoyun yegane fotoğrafları— gösterdiğimde, Varto sokaklarında yüzükoyun,çırılçıplak yatan kadının fotoğrafını bulmuştu internetten…

Yaralı yakalanıp beş gün beş gece ölümüne işkence edilmiş genç bir kadın. ‘Bizler, toplama kamplarında çalışanlar, hemen tanırız eski mahkumları,’ diyor küçük topluluğumuzun rehberi, hızlı adımlarla, dimdik yürürken, sessizce, durmamacasına ağlayan kadına kaçamak bir bakış fırlatarak…

Saat sabahın beşi, Auschitz yönüne giden tren bellek mahkumlarıyla hınca hınç dolu.Ölü kadınların fırınlara atılmadan önce kesilmiş saçları, Cizre’de bir çöp tenekesinde bulunmuş Bünyamin’in kesilmiş kulağı, cehennemin insan hayatından daha dolambaçlı, doymak bilmez halkaları…

Daha ilk sözcükte, Korkunç’un siddetli darbeleriyle incecik bir dal gibi kırılan sözcükte kabullenilmiş bozgun:’Savaş.’ Söylense de söylenmemiş, işitilmemiş kalacak olanın uçsuz bucaksızlığı karşısında çaresizce geri çekiliş. Ama insan anlatmadan yaşayamaz, anlatır, aktarır, baştan alır.( Sanki hayatı tam olduğu gibi, kendi bütünlüğü, biricikliği, sonsuzluğu içinde anlatmak mümkünmüş gibi!) Sözcüklerin büyüyen çölünde daireler, zikzaklar çizer, kendi hikayesine dolanır. Cümleler, noktalar, geceler, yıllar sonra varılan son sözcük:İlkinin tekrarı.
Uçurumlar arasında körlemecesine ilerlerken yolunu yitirdiğini, kendinden çok uzaklara, geri dönemeyecek denli uzaklara geldiğini, gitmekle kalmanın aynı ölçüde imkansızlaştığı bir yerde, bütün yolları da, yolculukları da yitirdiğini anlayan bir sürgünün durakları: Silvan. Tarumar edilmiş evinin önünde, pazar filelerini dahi yere koymadan acıyla, isyanla bağıran ihtiyar adam. Sanki kopma noktasına dek gerilmiş yüzünü insanüstü bir çabayla bir arada tutuyor, bakıyor ama bakmıyor, görüyor ama gördüğüne dayanamıyor. Görme yetisinden feragat etmiş gözleri, büyük acılara mal olmuş bir başka yeti kazanmış gibi,ikide bir kayıp uzaklara gidiyor, artık görünmez olmuş dünyalara yoğunlaşıyor.

Sokaklarından kimsenin geçmediği, ıssız, yarı ölü mahalleler, ağır silahlarla taranmış, harabeye dönmüş evler, çatılar, balkonlar, dükkanlar… Bahçesinde ambulansların yakıldığı, delik deşik sağlık ocağı. Parti binasının daracık beton merdivenleri. Onca kalabalık olmasına karşın sessizliğin, gün ortasında bile taziye evlerini hatırlatan bir karanlığın hüküm sürdüğü bir oda. Kayıp giden, ansızın uzaklaşıveren, bana da uzaklara bakarcasına bakan gözler, ağırlaşmışçasına öne devrilen başlar, ölesiye yorgun yüzler…

Ölümden hayata, hayattan ölüme defalarca geçmiş insanların tedirgin, sakınımlı adımları, sanki koskoca bir dünya her an ayaklarının altından kayacakmış gibi. Hiçbir duygunun sızmasına izin vermedikleri kısa cümlelerle anlatıyorlar, birbirinin trajik tekrarı günleri, geceleri, ölümleri…

Doçkalar, A4’ler gibi yeni kavramlar öğreniyor, içine hiçbir duygunun sızmasına izin vermediğim notlar alıyor, alelcele yoluma devam ediyorum. Çok değil, dört beş saat sonra, ‘Kırık Camlar Gecesi’nin başlangıcında,‘Silvan alevler içinde’ haberi düşüyor internete…Şimdi çok geç artık, orada, geride bıraktıklarımla hakkıyla konuşabilmek, hakkıyla vedalaşabilmek için… By Özgür Gündem