Savaş ve Savaş —II

Auschwitz’e 100 km mesafeden başlayarak, Cizre’ye 100 km kala, polis—asker barikatında kesilen bir yolculuğun hikayesi

(Daha ne kadar, nereye kadar ‘devam’ edeceğini kestiremediğim, rotası, hedefi hatta bütünlüğü olmayan bu yazıların başlığı Laszlo Krasznahorkai’nin romanından alınmıştır.)


Aslında nerede, ne zaman başladığı kestirilemeyen, şöyle ya da böyle sonlandığında bile tamamlanmamış kalacak bir yolculuğu hikayelendirme çabası. Ve elbet, daha ilk sözcükte, anlatılamaz olana çarpıp parçalanan ilk sözcükte beliren yenilgi:Savaş. Sözcüklere hayat, hayata sözcükler verme çabasından çaresizce geri çekiliş. (Çünkü yazmak, eninde sonunda ve doğduğu anda, bir özgürleşme çabası, er ya da geç tüketeceği bir özgürlüğün ısrarlı arayışı değil midir… Savaş ise mutlak mahkumiyet.) Ama insan anlatmadan duramaz, anlatır, aktarır, yankılar, yineler… Sözcüklerin uçsuz bucaksız sessizliğinde çemberler çizer. Anlatan varlık: İnsan. Alışan varlık. Cümleler, noktalar, geceler, yıllar, onyıllar sonra, hikayeleri, efsaneleri kat edip onca yaşamdan ve ölümden geçerek ulaşılan ikinci sözcük. İlkinin tekrarı:savaş

Auschwitz,Istanbul, Urfa—Birecik’te barış paneli, Diyarbakır, Suriçi, Silvan, Cizre yolu… Midyat yakınlarında, tomalar, panzerler, kirpiler, özel harekatçılarla kapatılmış Cizre yolu.

Artık ‘geçmiş’te kalan, epi topu iki hafta sonra, geçmişe yani unutuşa bırakılan, ama belleğin hücrelerinden birinde derinleşmeyi sürdüren bir barikat. Geçmişi olduğu kadar geleceği de havası hızla tükenen bir hapishaneye çeviren, bundan böyle tüm sözcükleri şu ya da bu keskin nişancının menzilinde tutan… Yürüyüp gideni geride bırakılandan, öleni sağ kalandan ayıran barikat. İnsanı insandan…

Aynı çıkışsız, dipsiz, bitimsiz gece… Artık ölüler her yerde, her sözcükte… Buz kesmiş parmaklarıyla dokunuyorlar bize bir duvarın ardından, hala dokunuyorlar. Karanlık çöküyor, zırhlı araçlar kuşatıyor mahalleyi, mermiler, roketler yağıyor, havan topları vuruyor yoksulluk, çaresizlik kokan odaları, ölü ya da diri, herkes yere yatıyor. Doçkalar da gelmiş, tanklar da, kurşunlar yağıyor hareket eden her şeye, çocuklara, yaralılara, beyaz bayraklara, kuşlara, ayrım göz etmeden, toprak kabul ediyor üzerine devrilen her bedeni, bir ruha dönüştürüyor, yarıda kesilmiş her hikayeyi kendi uçsuz bucaksız suskunluğuna katıyor. ‘Ateş etmeyin!’, diye bağırıyorlar bir duvarların ardından, ama burada barikatlar var, yanıtı geliyor, ‘bırakın, bebeği hastaneye götüreyi m’, diye yalvarıyor bir anne, ’artık çıkış kalmadı’, diyorlar. Hakikaten çıkış yok artık bu geceden, hiçbirimiz için yok, tek bir sözcük bile yaramaz bu ablukayı… Gene de deniyor on yaşında bir kız çocuğu elleri havada, yaralı babasını anlatıyor, o da vuruluyor, suçluluk duyguları dumura uğramış kitleler sarıyor sokakları, yakıp yıkıyor, bayrağa sarıp öldüresiye dövüyor, ‘operasyon değil katliam istiyoruz’, diye bağırıyorlar bir yandan, istedikleri oluyor ama onlar da çıkamıyor bu derin donduruculu geceden, bir ambulans daha durduruluyor, hayata giden bütün yollar tutuldu artık, diyorlar, kurşunlar yağıyor… Hepimiz yitiriyoruz yolumuzu gecede, yolun ta kendisini… Artık her bellekte bir derin dondurucu, cesetleri orada saklıyoruz, kendimizinkini de…

Bir gece ve sonsuzluk boyunca. By Özgür Gündem