Sıradan, korkunç sıradan

O da bir insan işte, herhangi bir insan. Sıradan, çok sıradan… Aylar, hatta yıllar sonra— zaman geçmemiştir aslında, düpedüz, dayanılmaz yokluğunda bir şimdiínin, geçen yalnızca yıllardır, içine bir türlü girilememiş yıllar— rastlarsınız ona… Belki bir esnaf lokantasında, trafik ışıklarında, ya da bir alışveriş merkezinde, yanında arkadaşları ya da ailesi vardır belki, üzerine titrediği bir çocuk söz gelimi… Dünya ansızın bomboş kalmış gibidir, ama uçsuz bucaksız, uğuldayan boşluk ikinizi birden içine alamaz. Göz göze gelmeyi denersiniz. Ansızın ciddileşmiş gibidir, yüzü solmuştur biraz, çocuğuna terli terli su içmemesini söylerken… Beni hatırladı mı? Bendeki izini, damgasını, kendi imgesini tanıdı mı? Bende yaşayan, yaşamış, ölmüş, ölen insanı? Hiçbir işaret vermez.

“Bir dakika bana eşlik eder misiniz? Hızlı yürüyemiyorum. Bacağım—” der çok eski, eskimiş bir ses trafik ışıklarında, kalabalıkların ortasında, bir küfür yemişçesine donakalırsınız. Kimindi bu ses, gecede benimle konuşan? Bir ihtiyar, o kadar. Bir zamanlar, en karanlık koridorlarda çınlayan bir ses, kas gücüyle karşı koyamadığınız bir dip akıntısı gibi kabaran geçmiş… ‘Bir zamanlar, seni ellerimle boğmayı düşledim, günler, geceler boyu bunu düşledim,’ demeye hazırlanırsanız, ışık yeşile döner bu arada, dizini, suyu tükenmiş dizini anlatmaya koyulmuştur aceleyle, ameliyat olması gerekmektedir, her adımda canı yanar, ‘korkuyor musun pis işkenceci, tacizci!’ Sanki iki kıyı arasında birlikte sürükleniyorsunuzdur, günler, geceler boyu sürer bu yolculuk, ama epi topu bir dakikanız, tek bir dakikanız vardır… Labirentin yüreğine inmek ve bir zamanlar orada bıraktığınız kendinizi geri dönmeye ikna etmek için… “Senin bana yaptıklarını ben sana asla yapamazdım!” İçtenlikle teşekkür eder, kolunuzdan çıkarken… Son anda bulduğunuz veda cümlesi de tuzla buz olur kalabalıkların yalnızlığında… Tek söz etmezsiniz.

O da bir insandır işte, sıradan, korkunç sıradan… Bir eczanenin upuzun raflarının iki ucunda karşı karşıya kalırsınız günün birinde… Israrla, taciz edercesine, gözlerinin tam içine dikersiniz bakışlarınızı, sizi tanıyıp tanımadığını merak edersiniz nedense. Hiçbir şey söylemez, açıklamaz, belli etmez. “O polis” diye konuşur sonunda, sanki bir insandan gelmeyen taşlaşmış bir ses, o çıkıp gittikten çok sonra, ‘ne ilacı aldı?’ Her şeyi anlamışçasına, dikkatle yüzünüze bakar eczacı, sözünü esirgemez: ‘Kanser!’ Boş bir çuval gibi yere yığıldığınızı sanırsınız, ama dimdik ayakta durursunuz, telve gibi acı, yoğun, soğumuş bir nefrete tutunarak, hafifçe sallanrak… Elinizde en hesaplısından bir egzama merhemi… Hayatın, tragedyayla baş edemediği için ucuz dramlardan medet uman yeteneksiz bir yazar olduğunu düşünürsünüz, nesnesini şimdilik bulamadığınız, belki de aramadığınız bir acıma duygusuyla… ‘Çok sık yıkanmayın’ diye uyarır eczacı: ‘Sıcak su yaraların düşmanıdır!’ Yanıt vermezsiniz.

Toplama kamplarından sağ kurtulmuş bir kadın— tıbbi deneyler barakasında, aylar boyu süren korkunç işkencelerden yarı ölü kurtarıldığında on yaşındaymış— tam altmış yıl sonra, mahkemede, eski bir SS subayına elini uzatmış ve onu affettiğini söylemiş. Ya 12 Eylülíün onbinlerce, yüzbinlerce işkence mağduru? Doksan gün boyunca elektrik verilenler, araba lastiğinin içine sokulup yuvarlananlar, tırnakları sökülen, gırtlağından aşağı kaynar su dökülenler… Kimi, nasıl, hangi mahkemede affedebilirler… İşkenceciler, belki, bazen, kimilerince affedilebilir, ama işkence… By Özgür Gündem