Kelimelerin yetmediği fotoğraflar

Şiddet, sadece öldürerek yok etmez. Bazen, “sağ tutar”, bir tür “rigor mortis” —ceset katılaşması—içinde tutarak daha da uzun, bitmez tükenmez bir ölüşe, yarı ölü, yarı diri bir çürüyüşe mahkum eder. Kurban kadar faili de tanıkları, tanıklığı şöyle ya da böyle engellenenleri de… Susturur, işitilmez kılar, dilsizleştirir, hissizleştirir. İnsansızlaştırır… Faili de kurbanı da göreni, görmeyi reddedeni de… Kişileri, dayatılmış rolleri üstlenmeye, replikleri yinelemeye zorlar, kendilerini tanıyamayacakları aynalar tutar yüzlerine, şu ya da bu gücün sözcülüğüne, figuranlığına indirger. Bireyleri olduğu kadar toplumları da geçmişlerine yabancılaştırır —kim uzun süre baş dönmesine kapılmadan bakabilir ki kanın uçurumuna?— geçmişlerinden olduğu kadar gelecek tasavvurlarından da koparır.

Yarı ölü halde çürümeye terk edilmiş hayallerle, sırt çevrilmiş ideallerle, çiğnenmiş ilkelerle beslenir. Kurbanı unutan her tanıkla, katiline benzeyen her kurbanla, içindekine, en içindekine ihanet eden herkes ve her şeyle… Şiddet, asıl işini parçalayarak kişilerin bütünlüğünü zedeleyerek görür. İnsani insandan, öteki’nden olduğu kadar kendinden de koparır.

Hiç kimsenin dibini göremediği bir uçurumdur kan, derinlerinde hiçbirimizin kendi yüzünün yansımasını bulamayacağı, bulsa da tanıyamayacağı… “Reel siyasetin” dayattığı bir barışın ateşkesten öteye geçebilmesi, ahlaki duruşu, her tür siyasi çıkarın üstüne çıkarmayan bir anlayışın, “beni” merkeze alıp ötekini yok sayan ya da “ben”e benzetebildiği kadarıyla var eden bir söylemin barış sağlaması, adil ve kalıcı bir barışı gerçekten istemesi, ışık kadar, su kadar istemesi ne denli mümkündür? (Geçen yazımda yarıda kestiğim cümlelerimi, bir soruyla bitireyim.)

***
Fotoğraflar… Yalın ayak ölüler… Dışarıda, soğukta. Ağaçların altında, terk edilmiş. Kadın, erkek, çocuk, örtüsüz, kefensiz, isimsiz… Muhtemelen günlerdir bekliyorlar, sanki kendi mezarlarını ararcasına ağır ağır toprağa karışıyorlar… Bir başka fotoğrafta, tek sıra halinde, balık istifi gömülmüş ölüler, yaşları ya da cinsiyetleri seçilemiyor… Harput, Gölcük gölünde kanın içinde yüzen ölüler… 1915, Leslie Davis ve Harry Atkinson’un çektikleri fotoğraflardan (Belge Yayınları arşivi) biri: Su yüzeyinde, kıyıda insan gövdeleri, uzuvlar… Derisi büzüşmüş bir kol, bir yarım yüz. Sakallı bir adam, ayak bileğinden tuttuğu genç, ince bir kadın bacağını objektife gösteriyor. Çorabı hemen hemen yırtılmış, jartiyeri hala bacağında… Bir zamanlar genç, herhalde çok güzel bir kadının ölümünden sonra bile zerrece saygı gösterilmeyen mahremiyeti, derin bir utanç duyuyorum o tek, yarı çıplak, jartiyerli bacağa bakmış olmaktan… Kelimelerin yetmediği fotoğraflar, içinde çıplak ayaklı ölülerin sıra sıra uzandığı, soğuduğu kelimeler… 1915, karanlık bir unutuşun içinden bize bakan Ermeni çocukları. Bir deri, bir kemik kalmış, paçavralara sarınmış, aç, sefil, üşümüş, yaralı çocuklar. Anne babalarını, ailelerini, evlerini, dünyalarını, herşeylerini kaybetmiş. Kimi derin bir umutsuzlukla, bir çocuk yüzünde daha da altüst edici bir umutsuzlukla bakıyor, ağlamaklı ama artık ağlayamadan… Kiminin gözlerini korku, dehşet ele geçirmiş. Çoğunun bakışıysa bomboş, sanki görme yetisini yitirmiş gözlerini artık var olmayan bir dünyaya yöneltmişler… İçlerinden biri, belki artık görmeye ya da görülmeye dayanamadığından, belki de bizleri o korkunç boşluktan, aslında hiç çıkamadığımız o ceset çukurundan esirgemek için yüzünü ötelere çevirmiş. 1915, Qafle, Sevkiyat, Tertele… Irmak kenarlarında, dar geçitlerde, boğazlarda, köprülerde, bazen yola çıkar çıkmaz başlayan, ardı arkası kesilmeyen saldırılar… Cinayet, işkence, tecavüz, yağma, kıyım…

Tarih, ne yalnızca tarihçilere, ne de siyasetçilere aittir. Herkesten çok kurbanlarındır, ölenlerin ve sağ kurtulanların… 24 Nisan, 2015. Acıyla, utançla bakıyoruz ‘tarihe’, yüz yıl sonra, yüzleşmek ve özür dilemek için çok geç kalmamış olmayı hala umut ederek… By Özgür Gündem