Yeni Günler

Yeni gün, yeni dünya! Başlangıçlar… Asıl hikayemizi, neden, nasıl ‘burada’ olduğumuzu anlatan, hakikaten ‘var olduğumuzu’ söyleyen başlangıçların hikayesi, şarkısı, şiiri… Bize doğmayı, büyümeyi ve ölmeyi öğreten… Bir tohum kadar kapalı, katmanlı, kutsal yeniden doğuş mitosu.

Kadim dillerde, “gün’’ ile “dünya’’, tek ve aynı sözcüktü. Dünya hep aşınır, eskir, tükenir ama güneşin her gün yeniden doğup gönül rahatlığıyla kendi yoluna koyulmasıyla yenilenirdi. Her son, kendi içinde bir başka başlangıcı barındırdığından, vaatleri hayatınkine denk sonsuzluk her anda, her şeyde, her yerdeydi.

Henüz ebedi sürgününe atılmamış, dünyanın merkezinden koparılmamış insan da, sürekli bir oluşun, her şeyin birbiriyle tamamlandığı bütünün içindeydi. Kişisel, sınırlı ömrünün, yazgının sonu belli bir başka temsilinin ötesine, ölüm bilincinin kapattığı ufukların ötesine, biricikliğinden vazgeçerek, dağılarak, yaşamın sönmeyen ateşine katılarak geçebiliyordu. Dünyadaki her ‘şey’ gibi, sürekli yeniden yaratılıyor, başlangıçların zamanına geri dönerek, ilk, en eski ve hakiki ayinini yineleyerek her sene yeniden doğuyordu. Newroz pîroz be!

O kadim zamanların, altın çağların insanları için, toprağı sahiplenmeyi ‘akıl edememiş’, devleti, tarihi, rasyonel aklı, özel mülkiyeti vb. icat etmemiş mutlu insanları için hakikat, hayatı ve ölümü iç içe barındıran mitoslardı. Upuzun, kanlı bir tarih, “mitosu’’, tam tersine, “söylenceye’’ çevrilirken, insan da kendi icatlarının, kavramlarının bir sonucuna, ürününe, içinde kasılıp kaldığı sistemlerin mahpusuna dönüşüyordu. Ama aynı tarih, bize kavramları sorgulayarak aşabildiğimizi, geçmişle yüzleşerek bir gelecek tasavvur edebileceğimizi, tahakküme karşı koyabildiğimiz kadar özgürleşebileceğimizi öğretti.

Amed’de yanan, aslında hiç sönmemiş Newroz ateşini, bu kadim, tarihi neredeyse ezele dayanan coğrafyanın tüm insanları ve halkları için yepyeni bir başlangıç, bir ilk adım, yeniden doğuşun bir simgesi olarak okumak… Ezmek, hükmetmek, yok saymak ya da etmek üzerine kurulmuş bir dilin ki bunun en uç noktasına vararak kendi karikatürüne dönüşmesini Ankara Nevruzu sergiledi, karşında öz yönetim, özerklik, demorasi ve barış üzerine bir dil temellendirmek, inşa etmek… Devletini, militarizmi, şovenizmi bunca içselleştirmiş bir toplumu barışa ikna etmek… Kürt Hareketi “imkansızı’’ başarmaya, Türkiye’ye baharı getirmeye hiç bu denli yaklaşmamıştı. Siyaseti, dilediğince şikeye yatabileceği bir futbol sahası gibi algılayan, binyılların kanıyla biçimlenmiş, demokrasi gibi kavramlarla boş kaleye şut çekebileceğini sanan, on yıllar sürmüş bir savaşın acılarıyla yoğrulmuş halkların barış umuduyla oynayan Erdoğan da tribünlerin tezahüratından başka hiç bir şeye aldırmadığı bu süreçte, usul usul ‘konu mankenine’ evrildiğini, ‘Ortadoğu’yu biçimlendiren lider’ konumunu çoktan, belki baştan kaybettiğni sonunda anlayıverdi. Buna vereceği tepki ve bizim, hepimizin, ona karşı duruşumuz, önümüzdeki kritik dönemecin belirleyecek.
***
“Tüm Türkiye halklarının, emekçilerin, alevilerin, laiklik mücadelesini vazgeçilmez görenlerin, sendikaların, demokratik kuruluşların, kadın örgütlerinin, doğa, çevre hareketlerinin, LGBTİ topluluklarının, sivil inisiyatiflerin, Gezi’de olduğu gibi geniş bir dayanışma ve direniş koaliyonu ile yan yana gelmesine ihtiyaç duyuyoruz. AKP diktasına karşı mücadele etmek ve HDP’ye omuz vermek için gönüllü olmak, bu amaçla bağımsız bir seçim çalışması yürütmek isteyen herkesi, birlikte neler yapabileceğimizi konuşmak üzere 29 Mart’ta TMMOB Karaköy Mimarlar Odası’nda yapılacak toplantıya çağırıyoruz.’’ By Özgür Gündem