İki gün

Nisan ayının tarifsiz zulmü… (Salı sabahı, henüz çok erken,güneş doğmamış.) Araf renklerine bürünmüş, birbirinden ayırt edilemeyen günler, günlere eşitlenmiş, düşlerini hızla tüketen geceler… Keyfiliğini, acımasızlığını ustaca gizleyen zamanın aldatmacaları, avutmaları… Çoğu kez salt bekleyiş, salt unutuş anlamına gelen, her şeyi kendi güzergahına katan zamanın… (Birkaç cümle, saatler geçmiş.) Solgun ve suskun Nisan göğü, sanki her an silinecek, ardında derin bir boşluk bırakarak kabuk kabuk dağılacak. (Yazarken göğe bakmak, sözcüklerden çok suskunluklarla yazmak …) Ansızın uyandığı bir düşün peşinde, aşağılara doğru uzanıyor, yeryüzüne sürünürcesine yaklaşıyor. (Elektrik kesilmiş, öğle olmak üzere.)

Kül beyazı, hayaletimsi bir ışık sızıyor, yekpare bir gölgenin boydan boya kapladığı yüzü aydınlanıyor, müstehzi bir gülümseme… Ama o ışık da pek çabuk güçten kesiliyor, kendi gözüpekliğinden utanıp tökezliyor. Suçlulukla geri alıyor verdiği sözleri… (Telefon ısrarla çalıyor, önemli birşeyler olmuş olmalı.) Defalarca okunmuş bir mektup gibi başlayan gün, cümlelerini yarıda kesip hikayelerini bir soru işaretine asılı bırakarak, çıkıp geldiği karanlığa geri dönüyor. (Saat iki, elektrikler hala kesik, yazıyı yollayamıyorum.)

31 Mart Salı. Karanlığı, ortak manşetlerce tescillenecek gün. Siyasi gündemin baskısına, gündemle hemhal olmuş okurun sitemkar, alaycı bakışına rağmen, ‘ayların en zalimi’ üzerine bir yazı, ansızın, kendiliğinden doğuveriyor. Zorlanarak, yolunu arayarak, tıkanarak… Ama siyasi gündem. Kendini bir türlü güvende hissedemeyen devletin, bizlere, sivillere çevirdiği namlulara gerçek mermiler sürülmüş, bir sabaha karşı ‘’oldu—bitti’’siyle geçirilen iç güvenlik yasasıyla, Türkiye resmen, süresiz OHAL’e girmiş durumda… Keyfi gözaltı, valilere yetkiler, izinsiz arama, kaşkola 4 yıl, bilye silah sayılıyor… Biber gazından korunmak için yüzünü örtmenin bile yasaklandığı bir tür toplama kampı! İnternet yasakları, örtülü ödenek, ‘Hayata Dönüş’le eş anlamlı, cezaevleri yasa tasarısı… “Dağıtırım, ha!’’ diye gürleyerek barış masasına inen göstermelik yumruk, çoktan miadını doldurmuş savaş dilinin son baskıları… Tedavisi engellenen mahpuslar, işkence haberleri, işçi cinayetleri (3 ayda 326 ölüm), kadın cinayetleri… Katı gerçek, katı olan her şey buharlaşsa bile katı kalan gerçek. (Oysa bir su damlasına yakalanmış gibi dünya, nisan sabahlarında…) Tüm Türkiye’de elektrikler kesik, bitmek bilmiyor günün karanlığı… Adliye baskını, ölümler, ölümler…

Sorular ya da yanıtlar için çok erken, ya da çok geç. Defalarca okunmuş, 90’lı yıllardan bir gazete haberi gibi. Polis yasasından hemen sonra kanlı, sansasyonel bir eylem, küçücük bir odaya yağan mermiler, tek silahlı iki kişiye karşı neden gaz düşünülmedi, gibi basit sorular, gizlenen otopsi raporu, beş, sekiz belki on mermi yarası… Berkin’in, avukatların, gazetecilerin, Alevilerin, solun, sokağa çıkan, sesini çıkaran herkesin toptan ‘terörist’ ilan edilmesi… Berkin, evin önünde gaz kapsülüyle vurulduğunda on dört yaşındaydı, çok uzun direndi ölüme, on beş yaşında can verdiğinde on altı kiloydu. İki yıldır onu vuran polisler ‘tespit edilemedi’, biber gazı yerine bilye silah sayıldı. Son on iki yılda devletçe öldürülen yüzlerce çocuk için herhangi bir adalet umudu olan kaldı mı?

Şiddet, sadece öldürerek yok etmez. Susturur, işitilmez kılar, duyarsızlaştırır, insansızlaştırır. Kişileri, kendilerini tanıyamayacakları aynalara bakmaya, rolleri üstlenmeye zorlar, geçmişlerinden, gelecek tasavvurlarndan koparır, bütünlüklerini onulmazca zedeler. Ötekinden kopardığı kadar, kendinden de koparır. By Özgür Gündem