Zafer demek…

Kendini gerçek kılmak isterken tükenen, gerçekliğin pürtük pürtük zeminine tutunmaya çalışırken taşlaşan düşler, düşlerimiz… Hep, sürekli, peş peşe hayal kırıklığına uğradığımız için mi, hayallerimizi hepten kaybettik, kendimizi böylece, bir hayal yoksulu olarak kabullendik? Üzerinde çoktandır hiçbir şeyin bitmediği çorak bir var oluşla yetindik? Sistem miydi, kaderimiz olan bu coğrafya mıydı, insan türü ya da birebir insanlar mıydı, bize çaldığımız, zorladığımız her kapının kulpunun elimizde kalacağını belleten? Ve dünya, onu koparıp alanların, gözünün yaşına bakmadan yutup yağmalayanların dünyasıyken, bizim gerçeğimiz, kırık bir kapı kolu, karanlık bir eşik, el yordamıyla ararken düşürdüğümüz anahtar mıydı? Ütopyanın ‘hiç—ülke’ anlamına geldiğini okumanın, alıntılamanın neye yeteceğini sandık?

Hiçliğin çağrısını bir kez olsun işittiğimiz ve kendi yanıtsızlığımızı hissettiğimizde… Hayatın ya da ölümün yalanlarınca bir kez daha kandırılma korkusu muydu adımlarımızı tökezleten? “Ben şimdi mutluyum,” dedi Suphi Nejat, Kobanê’ye doğru yürüdü. Gerçek de inandı ki ona, orada, Hiç Ülkede, kalmayı seçti. “Hayal gücü iktidara” diye sonlandırmıştı bizlere mektubunu… Bu veda cümlesinin, bu çağrının sahiciliğini hissetmeyen, buradaki İnsan Sesini işitmeyen bir dünya olabilir mi?

Bugün, zaferden sonra, cılkı çıkana dek tekrarlanmış bir cümle, yalın ve biricik gerçek: Kobanê Direnişi destansı bir direnişti. Destanlarını, hayallerini tüketmiş bir çağda, Suphi Nejat ve Arîn gibi on binlerce insanın kanıyla yazılmış bir destan… (Destanlar kanla, tekrarlarla, nakaratlarla doludur, tekdüze akışları ağır ağır aralar, katıksız, görkemli, muhteşem şiirlerini upuzun bir bütüne yayarlar) Bize kalansa, elimizden geldiğince, birkaç dipnot düşmek…

Kobanê düşmeyecek, diye yazmıştım, Suruç’a doğru yola çıkarken… Ve onda düşmeyenin, yenilmeyenin ne olduğunu hep birlikte öğreneceğiz. Daha pek çok yarın’ımız var bunun için… Kendini ebedi kılmak isteyen pek çok hayalimiz… Hayal gücümüz şimdi iktidarda, bizi mutlu eden tek iktidar da bu!

Bazı şeyler yürekle kavranır. İçi kan dolu bir yürekle…

Türkiye’nin ‘batısı’ —biraz şaka, çokça ciddi, ‘ne olacak bu batının hali dediğimiz’ batı— Kobanê’yi de Rojava’yı da göz ucuyla izledi. Bir futbol derbisi, hatta Avustralya Açık yarı finali izlercesine… Boş vakti değerli ama merakını yenemeyen bir seyirci gibi. Kılı bile kıpırdamadan… Ağır silahlarla kuşatılmış bir kent günlerce, haftalarca direnirken, “YPG yeniliyor, taş üstünde taş kalmıyor” demeyi soğukkanlı bir mesafe, nesnel bir çözümleme sanarak… (Her türlü siyasi fikirler, duruşlar bir yana: Neden biz mağdurun yanında durmakta bu kadar isteksiz, sinik, yeteneksiziz? Kendi duygusuzluğumuzu ört bas etmek için mi, mağduru şüpheli, sorumlu, suçlu bulmaya bu kadar hevesliyiz?) Muhalefet yapmayı, Başcumhurbaşkanınımızın saat başı yem gibi attığı kof cümlelerine —her yalancı sesinin gür çıkması gerektiğini bilir— tepki vermeye indirgeyenlere de Kobanê ‘oh, yanıldı’ deme fırsatıydı sadece. Çapları, nesepleri, mezhepleri farklı, sivil—militer, darbeci—seçimci pek çok diktatör çıkarmış coğrafyamızda, öz yönetim, eşitlik ve özgürlük adına atılan tohumların tuttuğunu görmezden geldiler, gelecekler. (Bitkinin toprağı delip geçtiği an, muhteşem bir zafer anı, sessizce biriken mucize üzerine mucize… Ama hayat, asıl mücadele belki şimdi başlamakta!)

Zorbalar bilmese de zorbalık yenildiği anı bilir. Buna, benim gibi “zafer” sözcüğünü hiç bilmeyenler bile, yalın ve mutlu bir biçimde “zafer” der. By Özgür Politika