Şu bizim Auscwıtz

Kaçmadan önce bile bir efsaneye dönüşmüştü Mala… Zalimin değil, en zalimin, alçakların değil, görülmemiş diplere alçalabilenlerin sağ kaldığı toplama kamplarında efsaneler gerçekten azdır… Hele Birkenau kadınlar kampında… Bazen bin kadının tek bir barakaya sıkıştığı, dışkıların dağ gibi yığıldığı, ‘seçmelerin’ her sabah yapıldığı, bayılanların ya da yanlış yöne bakanların gaz odalarına gönderildiği Auschwitz—Birkenau’da… (‘Sonunda metal kaplama bir kap bulabildik. Gündüzleri çorba pişiriyor, geceleri tüm baraka tuvalet olarak kullanıyorduk… Su bulursak da içinde yıkanıyorduk.’’)



Eski Auschwitz mahpusu, İtalyan yazar Primo Levi, Mala’yı çok yalın iki sıfatla betimler: Cesur ve iyi kalpli, ki onu bir efsane yapan, cesareti kadar bu altın kalbiymiş, başkalarını kendinden çok kollaması, fedakarlığı… Hayatı boyunca suratına atılan tokatlara karşılık veremediğini defalarca ‘itiraf eden’, ‘ebedi bağışlayıcı’ —pek çok yazar gibi— Primo Levi bile başaramamıştı bunu, kendisi dışında kimseye, ‘dayan arkadaşım’ diye fısıldayacak mecali yoktu. Mala’nın meleğimsi şefkatinin, eşsiz cömertliğinin, siyasi bir dayanışma ruhundan daha derinlerden, yüreğe ayrılmış yerden geldiğini pek çok kişi sezmiş olmalı… Belki, zulmün en uca vardığında, insana iki seçenek bıraktığını çok erken öğrenmişti Mala: Şeytanlaşmak ya da melekleşmek…

Levi, bir toplama kampından kaçmanın imkansızlığını betimleyerek girer Mala’nın hikayesine… “Sayımda tek bir mahpus eksik çıksa, ki çoğu kez bir köşede bayılıp kalmış biridi, Kıyamet Günü başlardı. Sirenler çalar, mahpuslar oldukları yerde kıpırdamadan durmak zorunda bırakılılırlardı. Bazen yirmidört saat, bazen günlerce… Bütün baraka cezalandırılır, onu tanıyanlar derhal işkenceye alınırdı.” Yakalananlra asılmadan önce neler yapıldığını anlatmaya kalemi varmıyor Levi’nin…( Yardım şüphesiyle ceza alanlara bazen 1200 kırbaç vurulurdu!)

Mala Zimetbaum Polonya Yahudisiydi, pek çok dil bildiği için, kampta çevirmenlikle görevlendirilmiş, kendisini birkaç ay sağ tutacak bu ayrıcalıklı görevi haberleşmek, mesaj taşımak, daha ayrıcalıksız mahpuslara yardım etmek için kullanmıştı. Polonyalı bir siyasi mahpus olan Edek’le 44 yazında kaçmaya karar verdiler, Birkenau’daki toplu kıyımları bir an önce dünyaya duyurmaktı amaçları… İki SS üniforması edindiler. (Toplama kampı kadınları birkaç haftada cinsiyetri seçilemeyecek hale getirir.) Rollerini iyi oynamış olmalılar ki, sınırda asker kaçağı şüphesiyle yakalandılar. Edek’in sorgusu uzun sürmedi, bir iki gün içinde kampta asıldı. Mala ise Yahudiydi, kadındı, belgelere ulaşmıştı. Gestapoyu epeyce uğraştırdı. Hücre kapısına ulaşan bir direnişçi, ‘’Mala nasılsın?’’ diye sordu ve ona kapının altından bir ustura attı.

Birkaç gün sonra tören kıtası, subaylar, davullar vs gene toplandı, zaten her barakanın darağacı vardı… Bir kemik yığınına dönüşmüş Mara’yı getirdiler. Orada, onbinlerce mahpusun ve kumandanların önünde, usturayı çıkarıp bileğini kesti. Bir SS subayı kollarını tutmak isteyince ona tokat attı. Derhal üstüne atladılar, canlı canlı fırına atmaktı niyetleri, ama tekmelere,dipçiklere daha fazla dayanamayan Mala el arabasında can verdi.

Mala’nın tokadı, toplama kampları tarihininde pek benzeri olmayan tokat,kuşkusuz intiharı gibi simgeseldi. SS’i yaralama niyeti yoktu, bileklerini keserek ölmenin saatler alacağını da kuşkusuz biliyordu. Belki de hayatı boyunca hiç kimseye vurmamış, vuramayacak Levi ise kamptan kurtuluşundan on yıllar sonra, kampları anlatabilmiş pek çok yazar gibi, Borowski gibi,Antelme gibi intihar etti. Hayatın bir toplama kampını nasıl yansıttığını anlatmakla geçen yıllardan sonra… Arka cebindeki usturasının sinsi, sevecen çağrısına dayanabildiği kadar dayandıktan sonra…

“Mala nasılsın?” diye sordular hücresinin önünde… “Ben hep iyiyim” diye yanıtladı, işkence günleri, geceleri boyunca usturayı sakladı. Sanırım bir başka mahpus istese, tereddütsüz ona uzatırdı. By Özgür Gündem