Bir kış yolculuğu

Kalabalıklar dağıldıktan sonra çıkıyorum sokaklara, akşamın ’yaslı karanlığına’… Elektrikleri kesilmiş semtimde, sanki daha önce görmediğim sokaklar boyunca yürüyorum. Sokaklar, yollar, yan yollar, ara yollar… Yeni bir başlangıcı, bambaşka bir kayboluşu, bir başka geceyi vaat eden yol ayrımları… Yalnızlık, bütün sesleri dönüştürüyor, kendine katıyor, içeride, en içeride daha uzun, daha derin yankılıyor. Sanki dünyanın bütün sesleri arasında çoktan susmuş bir sesi işitiyor, sahipleniyor, onun eşliğinde artık var olmayan yolları kat ediyorum… Yürüyor, yürüyor, hayata doğru, geri dönüyorum.



Yazı gecesi, sözcüklerle kesişmek istemeyen kişisel bir yasın suskun gecesi… İki fotoğraf. Biri 2006 baharında Agos’ta çekilmiş. Hrant masasını bana vermiş, yanımda ayakta duruyor, yarısı içilmiş bir bardak çay. Hayatımın en uzun kışına, hala sonlanmamış kış yolculuğuna eşlik etmiş iki fotoğraf.

Yazı gecesi… Tomar tomar gazeteler, kol menzili içinde tutulan kitaplar, altı çizilmiş cümleler… Bir kül tablası deryası. Kahve kokusu, ağrı kesiciler… Kafamda voltalayıp duran yanıtlar, karşı yanıtlar, tartışmalar… Mezar suskunluğuna bürünmüş boş beyaz kağıtlar. On küsur yıl önce Kürtçe çevirmeni aracılığıyla konuşabildiğim bir mahpus annesi, ”ayrılmadan önce bana umut verecek bir şeyler söyle bari,” demiş, gözlerini gözlerimin içine dikmişti. Her şey vardı bakışında, kırgınlık ve anlayış, inanma isteğiyle defalarca kandırılmış insanlara özgü külyutmazlık, dostluk, şefkat, umut dışında her şey… Sanki boş beyaz kağıtlar da öyle bakıyorlar bana, bir aynaya bakarcasına…

Birbirinden ağır, taş kadar katı ve suskun anılarla dolu, belleğimde renkleri silinmiş (eski) Beşiktaş Adliyesi. Sabahın çok erken saatleri. Duruşmadan epey önce, tek başına gelmiş üç kadın, ne gösteri alanını, ne de adliyeye girmenin bir yolunu bulabiliyor, bir yol ağzında kararsızca, yan yana duruyoruz. (Sekiz yılda altı savcının değiştiği, polislere yönelik ilk tutuklama kararlarının ancak şimdi, sekiz yıl sonra çıktığı davanın ilk duruşması.) Takım elbiseli, gösterişli bir bey, yoğun bir traş losyonu bulutu savurarak geçiyor yanımızdan. Üç kadını, belki kadınların kederli suskunluğunu fark ediyor. Yakamızdaki fotoğrafa takılıyor gözü… ”Kim bu?” diye soruyor tok bir sesle, ”şu öldürülen Ermeni mi?” Her zamanki doğruculuğumla, her hangi bir niyeti sorgulamayı aklıma dahi getiremeden, anlatmaya koyuluyorum ”Evet, o gazeteci: Hrant Dink…” Dinlemiyor, yavaşlamıyor bile, birkaç metre sonra başını çevirerek, ağzının kenarından iki sözcük fırlatıyor: ”İyi olmuş!” Sert, ortalığı çınlatan adımlarla yoluna devam ediyor, görünmez bir düşmana karşı kahramanca savaşmışçasına… Üç kadın suskun donakalmışız, dudaklarımız titriyor. Neden sonra, en ’deneyimlimiz’ konuşabiliyor: ”Polistir herhalde, sivildir!” Yürekten, çaresizce katılıyor, üzerimize balgamlı bir tükürük gibi yapışmış cümlenin, devletçe belletilmiş bir replik, bir rol olmasında avuntu bulabiliyoruz. Sessizce, utanç içinde, kalabalığı, arkadaşlarımızı, Hrant’ın arkadaşlarını arıyor, bu kez buluyoruz.

Anılar bazen anlatılmayı, tekrar tekrar yorumlanmayı talep ederler, bazense taş kadar katı bir suskunluğu… Bir adliye binasının girişinde yan yana gelmiş üç kadın, sanırım yıllarca, ortağı kılındığımız bir suçu taşırcasına taşıdık bu suskunluğu… Sekiz yıl önce, bir başka 19 Aralık akşamı, onbinlerce kişi, yan yana, sessizce, derin bir yas içinde mezarlığa dek yürüdüğümüz, mucizemsi bir kış güneşinin altında, saatlerce, sessizce yürüdüğümüz günün akşamında, ”ardımızda derin, görünmez bir iz bıraktık,” diye yazmıştım. Yürüyoruz, hala yürüyoruz ve bıraktığımız iz, hiç de görünmez değil!

Tehditler, gazete baskınları, hakaretler, ”Oh olsun sizlere, Çarliciler” tepkileriyle geçen bir haftadan sonra bu iyimserlik, bu umut… Kış güneşi olmalı, o cenaze günü, bir başka parlayan, bütün kışlarımıza yetecek kadar içimizi ısıtan mucizemsi kış güneşi… By Özgür Gündem