Önce şaka sandık

“Olaylar olmasa yazacak ne çok konum olurdu.” (Karl Kraus) Bu sözün derin ironisini kavramak için haftada bir, bir “köşeden” — kimine göre kuş bakışı bir bakış sahneye, kimine göre indirimli arka sıra, kimisi içinse kulis— yazmanın çelişkilerini, açmazlarını tekrar tekrar yaşamam gerekiyormuş. Böyle haftalarda, olayların, olup bitenin ya da bir türlü bitmeyenin, bütün dünyayı sarstığı, alt üst ettiği, ayağa kaldırdığı günlerde… Katliam karşısında doğal insani tepkiler, dehşet, acı, öfke, başkaldırı… “Meslektaşları” katledilen yazarların, çizerlerin tepkileri: Dayanışma, yılmama, geri çekilmeme kararlılığı, anlama, anlamlandırma, bütüne oturtma çabası…

Düşünce özgürlüğünü “üzerine vazife edinmiş” yazar—çizerlerin, yani hep eleştirel, hep “olumsuz”, “pejoratif” bakanların, her fırsatta her şeye “maydanoz olanların”, “hadlerini” aşanların, kendini her konuda yargılı bulunmaya yükümlü kılanların, çoktan kapanmış bir çağda, uzak ve soyut bir dünyada yaşayanların, sırf muhalif olmak için muhalif olanların vb. vb. (sıkça dillendirilen suçlamaları sıralıyorum), kısacası düşünce ve ifade özgürlüğünü yegane varoluş biçimi görenlerin tepkileri: Bu yekvücut gibi görünen dayanışmadaki çatlakları fark etmek, yolları, yol ayrımlarını izlemek, uçurumların nerelerde, nasıl belirdiğini kestirmeyi denemek ve yüzleşmek: Uçurumun birleştirip ayırdıklarıyla…

Onlarca yazı, haber, yorum okuyup, dinleyip inceledikten, pek çoğunu yerinde, doğru, haklı, makul bulduktan sonra… Sözcüklerin ne denli yıpranmış, eleğe çevrilmiş olduğunu fark ettiğiniz, ölüm suskunluğuna yaklaşılan o an… (Kuşkusuz, kolaycılığa kaçıp başkalarının sözünün ardından ses vermek de mümkün, altına imzanı atmak isteyeceğin cümleleri toparlayıp sayfalarca yazmak da… Üstelik yeni, anlamlı, özgün, işe yarar tek bir cümle kurmanın böylesine imkansız göründüğü anlarda…) Sanırım en anlamlı cümle milyonlarca, milyonlarca insanın hep birden yinelediği, farklı dillerde, yollarda ve sözcüklerde, yeniden yeniden söylediği o yalın cümle: “Ben Charlie’yim.” Ve diğerleriyim. Wolinski, Cabu, Charb ve diğerleri (“Çocuklarım yok, karım yok, arabam yok, kredim yok. Biraz cafcaflı olacak ama boyun eğmektense ölmeyi yeğlerim.” Charb) Ve diğerleri… “Beni öldürdünüz. Ama ölmedim. Ölmüyorum.”

Düşünceler kurşunla öldürülemez. İşitmeyi sevdiğimiz, romantizmin gerçeğin buruş buruş ellerine mükemmel bir eldiven gibi oturduğu cümlelerden biri… Elbette öldürülemez. Ama bu, bizi susturma biçimleri, yöntemleri üzerine kara kara düşünmekten kurtarmıyor ne yazık ki… Susturma, dilsizleştirme, duymama, işitmeme, duyulmasını, işitilmesini engelleme… Onun sözünü geçersiz, değersiz, kuşkulu kılma, ehlileştirip paketleme, kendinin ya da başkalarının papağanına çevirme… Toplumsal, siyasi, ekonomik alanını daraltma, mümkünse yok etme, en uç noktalarda toplumsal hatta bedensel varlığını ortadan kaldırma, linç, cinayet, katliam… Hiç kimsenin kimseyle aynı düşüncelere ve inançlara sahip olmak zorunda olmadığını, toplumun geniş kesimlerinde “infial” yaratacak dahi olsa, şiddet çağrısında bulunmadıkça herkesin düşüncelerini açıklama hakkına sahip olduğunu (uluslararası yasalar diliyle) vb. Bu kısa ve yalın gerçeği ne denli içselleştirebildiğimizi görmek için göz ucuyla etrafa bakmak bile yeterli. Haftalık saati arttıkça artan zorunlu din dersleri… Cemevlerini ibadethane kabul etmemek için bin dereden su getirme… Can havliyle polisten kaçanların “camiye ayakkabıyla” girmekle suçlanması… Kurban Bayramı’nı, ramazan davulunu, cami hoparlörünü sorguladığı için sosyal ya da gerçek linçe maruz bırakılanlar… Bu coğrafyada gayrı—Müslimlerin, dininden zorla dönenlerin, Alevilerin, ateistlerin maruz kaldığı zulümler, baskılar… Sivas katliamı, Aziz Nesin… Hakikaten susturma mekanizmaları üzerinde kara kara düşünmemiz gerekiyor! Düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü vb. üzerine çok fazla söze gerek yok: Daha iki yıl önce dünyanın açık farkla en çok gazeteci hapseden ülkesiydik, devlet kendi içinde kavgaya tutuşmasa ve bir tür barış süreci başlamasa öyle de kalacaktık. Geçen haftalarda Metin Göktepe cinayetinin yıldönümüydü, Hrant’inkine az kaldı…

Solcu, muhalif Charlie Hebdo baskınından sağ kurtulanlardan biri şöyle demiş: “Karalar giymiş, silahlı birini görünce önce şaka sandık. Elinde sadece kalem tutan biri, dişinden tırnağa silahlanmış birini karşısında görünce ister istemez sorar: Şaka mı yapıyorsun? Yoksa cidden benden bu kadar korktun mu?” By Özgür Gündem