Eşitlik, eşitsizlikler

Üç nokta art arda kondu mu, bir duraksamaya, boşluğa, tamamlanmamışlığa işaret eder ve bence noktalama işaretlerinin en anlamlısıdır. On küsur yıl önce, “kadın olmak,’’ diye yazmış, bir soluktan çok derin bir iç çekişle üç nokta koymuş, upuzun bir gecenin ardından ikinci cümleye geçebilmiştim. (Hala aynı, uzun, koyu, telve telve gece… Hep gece yarısı bu kırağı kesmiş ülkede…) “Dilsizlik’’ti o buruk yazının, çok eski bir acıyla elimi yakan başlığı… Sahi nerede, nasıl (ve hatta neden) oluşmuştu, cümlelerimi yarıda kesen, paranteze alan, yutup kendine katan bu boşluk, bu suskunluk?

Sözcükleri, bomboş birer kalıba, içine yitirdiğim, yitireceğim herşeyin dökülüp biçimlendiği birer kalıba çeviren… Bir sıfır noktası bulmak, koymak mümkün müydü bu hep eksik, hep dile gelmez kalana? Kendi yazgıma, bunca hikaye arasında bir başka hikaye olan, sessizliğe çarpıp duran kendi yazgıma? Kadınlık kavramıyla, kadın olmanın gerçeği arasındaki uçurumdan biçimlenir bizim asıl hikayemiz…

İnsan=insan. Tanıdık, tartışılmaz görünse de,belki yadırgatıcı bir ‘formülasyonla’ bitirmiştim son yazımı… Bir denklemle, iki kısa paralel çizgiyle gösterilen ‘eşitlikle’… Nihai hedef olduğu kadar, sadece bir başlangıç, yola çıkış noktası olduğuna da işaret etmeye çalışarak… Aradan günler geçti, defalarca yaz—ama—dığım katliamların, Maraş’ın, Hayata Dönüş’ün, Roboski’nin yıldönümleri geçti, Berkin’in göremediği bir doğum günü daha geçti. (Nice yıllara… Koskocaman bir hayattı senden çaldıkları, senin hayatın… Ama sen, o sonsuz gülümsemenle, on dört saf yılın gülümsemesiyle katillerine sesleniyorsun: Ben buradayım. Ben varım!) Sıcak gündemle, zoraki yeni yıl coşkularıyla tıka basa dolu gazeteler, duyurdular 2014’ün işçi cinayetlerinde rekor kırdığını… (İlk onbir ayın resmi sayılarını geçen yazımda sıralamıştım, işçi cinayetlerini, üçüncü sayfaların demirbaşı kadın cinayetlerini, polisçe vurulanları, cezaevinde ölenleri, işkenceyle, gazla, mermiyle can verenleri..

Bir yılbaşı sabahı, uzak bir cezaevinden gelen bir ölüm haberi, sayıların yakıcı soğuğunu hisssetttiriyor, korkunç soğuklarda metale dokununca eli yanarmış ya insanın…) On küsur yıl önce, koğuşlarda yangın bombalarıyla yakılanları, öldüresiye dövülüp yaralarına sarı sıvılar dökülenleri, çöpe atılmış insan kolunu duyurmaya, anlatmaya çabalıyorduk. Yıllar sonra, sözcüklerin bize tuttuğu puslu aynada yalnızca hayaletler dolanıyor. Sahi, işitebildik mi? Yoksa insan, kendi yaşantılarının değmediğini işitemez mi bir türlü? Sahi, adalet nedir sizce, her gün biri, biri, biri daha öldürülürken… Üç noktanın suskunluğu tam da burada başlıyor, kavramların gerçeğin sert kayasına sızamadığı, üzerinden su gibi akıp toprağa karıştığı yerde… Gene de yinelemek gerekiyor: Adalet, bütün insanların birbirine eşit, koşullarda ve sonuçlarda eşit olduğunu içselleştirebildiğimiz kadar mümkündür ve eşitlik arayışı, bütün siyasi mücadelelerin temel ilkesi, vazgeçilmez ahlaki bileşenidir.

“İnsan, bir Yahudi olarak saldırıya uğradığında kendini bir Yahudi olarak savunmalı, bir entelektüel, evrensel bir insan hakları savunucusu olarak değil.’’ Ya bir kadın olarak “saldırıya’’, istilaya uğradığında, aşağılandığında… Erkek imgeleminde biçimlenmiş, erkek dili konuşan bu dünyada, ‘saldırı’ denmez buna, kimi ‘fıtrat’ der, kimi ‘yalan’, kimi namus der, kimi aşk, kimi kutsal analık…Tahakkümün en kadim, en kalıcı, en derin ve sinsi biçiminin, erkeğin kadın üzerinde kurduğu tahakküm olduğuna dair, sanki elli yıl, yüz yıl önce yazılmış hissi veren cümleleri mi sıralamalı… Yoksa göz yaşartıcı bir çabayla, benim türüme pek yakıştırılan sabırla, ‘ama ben de insanım’ diye mırıldanmalı mı… Hem kimin itirazı var ki buna? Sahi kim, ‘benim’ hakkımda durmamacasına konuşan, yargılar, kararlar,buyruklar yağdıran, sözcüklerimi, yaralarımı, kanımı bile benden çalan, ‘ben’ dediğimde bana cehennemi dayatan… Gücüm cehenneme yetiyordu… Neydi neydi beni hep yitirişe yazgılı kılan?

Madem, zamanın uç verdiği bedendim,gizlerle dolu belleğiydim suların ve karanlıkla birleşen ilk ışığın, herşeyi başlatan ezgiydim, rahimdim, sütle dolu göğüslerdim, en derin uykulardan uyanan topraktım, öyleyse neden bir türlü doğamıyorum? Madem, ben hem bütün bunlardım, hem neden içimdeki acı bile bana ait değil? Bin yıllar sürmüşse oluşturulmam, efsanelerden, kavramlardan, imgelerden, neden içinde var olabileceğim bir sözcük bile bulamadım bu güne değin? Eski cümleler… By Özgür Gündem