Hayal gücü iktidara 2

Bir fotoğraf. Suruç, Kobanê sınırı, sınırın sıfır noktası. 25 Ekim. Barış zinciri. Alacakaranlık. Vaktinden önce bastırmış, hızla koyulaşan, sanki günün geç ve son saatlerinde değil de, zamansız, insana özgü bir gecede derinleşen karanlık. İçe işleyen, içeride kendi derinliğine çöken… Bir dönüşünü daha tamamlayan dünyanın yorgun ve hüzünlü akşamı değil sanki bu… Kabuk değiştiren, küllerinden ve düşlerinden yeniden, bir kez daha doğmaya hazırlanan dünyanın kozamsı, fotoğrafın bir ucundan diğerine uzanan insan siluetlerinde somutlaşan alacakaranlığı.

Bir adım arkalarına gelmiş gibi duran ufka sırtlarını dönmüş, yüzleri, cinsiyetleri seçilemeyen, anonimleşirken kendi sınırlarından kurtulmuş, yek vücut olmuş insanlar… Her sesin kendinden bir şeyler kattığı, hep tamamlanmamış kalacak bir ezginin sıra sıra notaları gibi… O an el ele tutuşmamışlar, ama öylesine yakınlar ki, yazgıları birbirine dolanıyor, gölgeleriyle hikayeleri iç içe geçiyor, bir başka bütünde birlikte akıyor. Hemen hepsi kollarını kaldırmış, göğe doğru uzanmış, belki bir selam, uzaklara, en uzak sınırlara yollanan, bir sesleniş, bir başkaldırı, her şey gibi bu anın da yitip gideceğinin yadsınamaz bilgisine… Sadece beş on dakika sonra bu zincir de çözülecek, otobüslerine, arabalarına binecek, kişisel hayatlarına geri dönecekler. Her biri kendi yolculuğunda, kendi unutuşunda… Sonsuz bir kestane rengi üzerinde lacivert, leylak rengi, yakut rengi ışıltılar ve yitip gidecek her şeyi sarmalayan akkorumsu ufuk… Derinlerde, yer altında bir patlamanın, acı dolu bir mayalanmanın göğe yansıyan donuk alevleri… Alevler arasında belli belirsiz seçilen yarı saydam, yarı düşsel bir şehir silueti. Toprağın renklerine, bekleyen, düşleyen ve büyüten toprağın renklerine bürünmüş gökyüzü ve saatler, insanlar, insanlar… Sanki her şeyin bütünlendiği, en gerçek, en koyu anlamına kavuştuğu bir dünyanın kapılarında durmuş, uzaklara, en uzak sınırların da, ölümün de ötesine el sallıyorlar.

Kobanê, savaş, Suruç izlenimlerine her an değişen gündem izin verdikçe— ki aslında vermiyor— devam edeceğim. Birkaç dipnot düşmem gerekiyor. Yazının başlığı sınırda da okuduğum Suphi Nejat Ağırnaslı’nın mektubunun son cümlesi. Geçen yazıda bahsettiğim Arin Mirkan çadır kenti, adını patlayıcılar bağlayıp bir tankın altına atlayan iki çocuk annesi Arin Mirkan’dan alıyor. Suruç’a gelmek isteyip ya çok geç haberdar olan, ya da o gün erteleyemeyecekleri zorunlulukları yüzünden gelemeyenlerin, ama ruhen orada olanların da adını vermeliyim: Can Öz, Emrah Serbes, Behçet Çelik, Burhan Sönmez, Sabri Kuşkonmaz, Ece Temelkuran, Özcan Karabulut, “Ayní” adlı şiirini gönderen Mehmet Efe… Yurtdışından pek çok yazar ve şair, desteğini, selamını, cümlesini, şiirini gönderdi, gönderiyor. Eugene Schoulgin (Norveç), Moris Farhi (İngiltere), Ingrid Rasch ve Birgitta Wallin (İsveç), Tahar Bekri (Tunus), Cecile Oumhani, Janine Gdalia, Paul de Brancion (Fransa), Mona Latif—Ghattas (Mısır—Kanada), Marilyn Hacker (Amerika) ve Birgitta Jonsdottir (İzlanda milletvekili). Amerikalı şair Marilyn Hacker’ın cümlesini alıntılayacak yerim kaldı.

“Oraya gelemesem de ruhum orada, sınırda, Kobanê’nin cesur savunucularının yanında, silahlı mücadeleye gereksinim kalmayacak bir dünya adına…”

Geçtiğimiz pazar, Yahudi kültürünü tanıtma etkinlikleri kapsamında, Neve Şalom’da temsili bir düğün düzenlenmişti. Düğün sonunda Anoten duasındaki Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik teşekkür sözleri, basında eleştirilere yol açmış. Oysa bu bir diaspora geleneği olup yalnızca bu ayine ya da Türkiye’ye özgü değildir. By Özgür Gündem