Eski gece —II

Tehlerini, tehditlerini sezdirmeden çökmüştü karanlık, apansız, vaktinden önce derinleşmişti. Uzaklardan gelen kapkara bir ırmak taşmıştı sanki, sel suları kabarmış, her yeri, her şeyi kaplamıştı.

Kaskatı bir yumruk gibi kapanan gecede, taş kesilmişçesine uyuyordu kent… Metal kadar sert, aşınmaz, insafsız bir avuç… Fırtına gecesi. Hırçın bir rüzgar, kıstırılmışçasına, uluyarak dört dönüyor kentin sokaklarında, çemberler çiziyor, çıkışsız bir labirentte, kendi öfkesine dolandıkça dolanıyor.

Tozu dumana, yeri göğe katıyor, ölü yaprakları, çöpleri, poşetleri, kağıtları sağa sola savuruyor, ayrım göz etmeksizin, birbirinr katıyor saatleri, renkleri… Akıntıya kapılmış, uçsuz bucaksız karanlığa doğru sürükleniyor insana dair öykülerle sözcükler… Ağaçlar sallanıyor, sadece inlemeyi andıran sesler çıkarabilen bir akordeonun tuşlarında dolanırcasına, çatılarda dolanıyor ay ışığı, mezar taşlarında duralıyor.

Mecidiyeköy, gece. Havada toprak ve gök, yağmur, kül kokusu. Akşamüstü gaza boğulmuş meydandan, vadiye çöken koku. Semtin eteklerine tutunmuş, günbegün yayılan mezarlıkların arasındaki vadiden, kurumuş bir dere yatağından bakıyorum kente… Kendi kozasında kıvrılmış, kıprdamaya, mırıldanmaya korkuyor sanki… Fırtına bulutları, istilaya hazırlanan bir ordu gibi, ufukları sarıyor, hızla alçalıyor. Belleğin derinlerinden, bomboş geçmiş, yitirilmiş, kemirilmiş pek çok günün, kıyılarında dolanılmış, içinden geçilmiş, bazen yaralıları geride bırakmak pahasına içinden çıkıp gelinmiş pek çok gecenin tortusunu getirip yığıyor, duvar gibi örüyor. Eski, bitimsiz, pas tutmuş, insafsız gece… Büyüdükçe büyüyor, tek bir anın dipsizliğinde, düşlerle, yarıda kesilmiş öykülerle, hala canlı hayat parçacıklarıyla mayalanıyor, ötelere, geleceğin gecelerine doğru kabarıp taşıyor. Zamanın taş kesildiği, soluğunu tuttuğu, içine nüfuz edilemeyen an… Bir tabut kapağı inmekte, balta vurulmuş bir ağaç devrilmektedir sanki… Devasa bir avuç, ansızın ters dönmüş, insanların yuvarlak, şişkin dünyasına doğru kapanmaktadır… Fırtına öncesi sessizlik. Belki de sessizlik dediğimiz, ölülerin uzun, suskun bakışıdır, toprağın uykusuna, yıldız düşlerine bulanmış… Son sınırlarına dek gerilen gökyüzü boydan boya tutuşuyor, patlamalarla, burgaçlarla, ateş yolları, alev almış vadilerle doluyor, çatırdayarak yarılıyor, kabuk kabuk dağılıyor. Karanlığa dolanmış binlerce ışıltılı parmak, birbirine dokunarak unutulmuşbir kehaneti iletiyor. Devleşen gölgeler, geceden oyulup çıkarılmış imgeler sarıyor duvarları, camları, titreşiyor, üst üste biniyor. Bir biçimi ya da anlamı ,bir ismi ve geçmişi olan her şey ters yüz oluyor, çözülüyor, henüz doğmamış, düşlenmemiş geleceğin dokusuna karışıyor. Körlemecesine uçan bir kuş savruluyor çatılar arasında, külümsü yağmur başlıyor. Son birkaç mucizemsi dokunuşuyla taşlara, salt sessizlikten, suskunluktan bir ezgi örüyor ay ışığı… Bazen bir ninni, bazen bir ağıt gibi işitilen, başlar başlamaz yitirilen…

Mecidiyeköy, fırtına gecesi. On kişinin, eşi benzeri duyulmamış, korkunç bir gürültüyle otuzbirinci kattan düştüğü katliamın hemen ertesinde yazmaya başlıyor, on küsur gecedir devam ediyorum. On küsur gece ve gün boyunca, insanlar ölmeye, öldürülmeye devam ediyor. İskelelerden düşerek, sınırlarda vurularak, anadillerinde konuştukları için dövülerek, tecavüz edilip balkondan atılarak, işgal edilmiş yörelerde diri diri sürüklenerek… Başlar başlamaz kesilen bu ağıt, dolandıkça dolanıyor taşlar arasında, yağmur suyuna karışıp hiç kimseye seslenemeden, hiçbir ismi dillendiremeden toprağa akıyor.

Belki de bizim sessizlik sandığımız hayatın son dakikalarının sesidir. Bazen bir çığlık, bazen bir çağrı, bazen bir ezgi gibi işitilen… Hep yanıtsız, hep tamamlanmamış kalan… Sahi, bizler nasıl ölüyoruz? By Özgür Gündem