Eski gece

Uyarıda bulunmadan, tehlerini duyurmadan çökmüştü karanlık, sıradan bir eylül akşamında belirmiş, apansız, vaktinden önce derinleşmişti. Başka topraklardan gelen kapkara bir ırmak taşmış, sel suları kabarmış, her yeri balçıkla, girdapla, yıkımla kaplamıştı sanki. Taş kesilmiş kentin üzerine devasa bir yumruk gibi kapanan, onu komaya benzer bir uykuda kıskacına alan gece. Metal gibi sert, aşınmaz… Fırtına gecesi. Hırçın bir dağ rüzgarı dolanıyor kentin sokaklarında, birbirine katıyor çöpleri, poşetleri, insana dair öyküleri, ayrım gözetmeden, sağa sola dağıtıyor yazdan kalan son renklerle görünümleri…

Ağaçlar sarsılıyor, sadece inleyebilen bir akordeonun tuşlarında dolanırcasına, çatılarda dolanıyor soluk ay ışığı, mezar taşlarında duralıyor. Pencerelerin, kepenklerin, göz kapaklarının ardına çekilmiş kent, uykusunda mırıldanmaya çekiniyor. Sözcüklerinin, düşlerinin bu uğultulu girdapta, bu unutuşta dağılıp çözülmesinden korkuyor. Şafağa tutunursa, onu bile yitireceğinden korkuyor.

Mecidiyeköy, bir pazar gecesi. Helikopterler gitmiş, vardiyalar ilk kez suskun. Katolik, Ortodoks ve Müslüman mezarlıklarının arasındaki bir vadiden bakıyorum kente. Bağları, dutlukları, sadece sokak adlarında kalmış, kulelerin kuşattığı, her daim gri, gölgeli, bir otogar kadar boğucu semte… Havada toprak ve yağmur, yangın ve gaz kokusu… Fırtına bulutları, zırhlarına bürünmüş bir ordu gibi ufukları sarıyor, hızla alçalıyor. Belleğin derinlerinden, yaşanmamış, es geçilmiş, askıda kalmış pek çok günün, yaşanmadan geçmiş bir hayatın tortusunu getiriyor. Eski geceleri, bitmiş, bitmeyen, geçit vermeyen geceleri… Devasa, titreyen gölgeler sarıyor duvarları, puslu ay ışığı aksayarak yolunu arıyor mezar taşları arasında, şeffaf parmaklarıyla sessizlikten bir ezgi dokuyor. Bazen bir ağıt, bazen bir aşk şarkısı gibi işitilen, hep yarıda kesilen…

Mecidiyeköy’ün sokakları, bir muhasebe defteri gibi birbirine benzer, bu sokakları gece gündüz arşınlayanların ifadeleride… Benim yokuşlu, tozlu sokağım küçük, işlek bir meydana açılır. Gecenin bu saatlerinde seyyar satıcılarla, evsiz barksızlarla tıklım tıklımdır, işe gidenler ya da işten çıkanlar oyalanmadan geçer buradan, inşaat işçileri, komiler, kuryeler, güvenlikçiler, nakliyeciler, temizlikçiler… Gıcır gıcır bir kent sabahı için çöpleri toplayanlar, kaldırımları, binaların dış cephelerini, reklam panolarını yıkayanlar… Un ve taze ekmek, çimento ve hurda çuvalları taşınır gece boyu…

Kürtçe, Arapça, Bambara duyulur, kapı aralarında Senegalli bir saat satıcısı, Roman çiçekçiyle, Suriyeli bir göçmen, pilavını gerçek bir açlıkla kaşıklayan meczupla ortak bir dil tutturur. Sabaha dek sıcak çay, köfte ekmek bulabileceğiniz bu adsız meydanda, gün doğumundan az sonra amele pazarları kurulur. Tam karşısında, bu meydanın gerçek sakinlerinin taşıyıp kurduğu, boyayıp temizlediği bir yazı, kulelerinin tepelerinde düş kuranlar için tasarlanmış bir yazı, boydan boya kaplar duvarları: “Hayat, bazen düşlerin ötesine geçer.” O yazının ardında, artık tüm Türkiye’nin tanıdığı otuz küsur katlı, meşum kule yükselir. Eski, hızla eskitilen bir gecede, eşi benzeri duyulmamış bir çığlığın, derin bir ayak iziyle en acı geçirmez uykuya sızan bir çığlığın sarstığı kule. Hayatın son dakikalarının eşi benzeri olmayan sesi, yarıda kesilen ezgisi… Düşler, ölümün ötesine geçebilir mi? Fırtına gecesinin, zamanın derinlerinden getirdiği, giderken yanında götürdüğü bir soru.

“Yoksulun öfkesi, iki ırmak taşır birçok denize karşı… Bir çelik taşır iki hançere karşı…” (Cesar Vallejo) By Özgür Gündem