Sakat kadın ve deniz

Deniz aniden morarmaya başladı. Sonunda gerçek, gizil gücünü göstermeye hazırlanırcasına, tehditkar, karanlık bir mora bürünmemişti, tam tersi, sanki çağlar boyunca, insanın yağmacı bakışından korunmuş, hiç görülmemiş ama hep düşlenmiş, olağanüstü bir mordu. Ametist ve eflatun ışıltılı… Kıyıdaki dağların, korkunç ama kimseyi korkutmadığı için ölülerinin isimleri ucuz bir tabelaya yazılı kanyonun ardında beliren devasa karanlığı gördü ve tanıdı. Ama hayatın sessiz yan sokaklarına öyle alışmıştı ki, bir fırtınanın, gerçek bir fırtınanın, tam ortasına almak için kendisini seçebileceğine ihtimal vermedi.

Denizi de, ilk kez kitaplardan öğrenmiş, derin bir hayal kırıklığına uğramıştı. Korsanların, sünger avcılarının, büyük beyaz balinanın denizini, tatil sitelerinin kalabalığında bulmak mümkün değildi. Ormanı ve çölü yeğlerdi, ama çöl, büyüdükçe büyüyor, çok ender tutuşuyordu, ormansa kendi yok oluşunu ancak kendi alevleriyle durduruyordu. Yüzmeyi öğrendiği dalgalı, yosunlu sular… belki yalnızca gözlerinde yansıyordu artık. Deniz, tüm metaforlarını ait olduğu yere, kitaplara bırakmış, her zaman elinin altında, üç beş günlük rutin bir tatile, bir sağlık meselesine dönüşmüştü.

Sahil boştu. Üşüyerek giysilerini çıkardı, küçük, derin bir yarayı gizleyen abartılı bandajını çözdü, zayıf bedeni için bile fazla ince kalan sol koluyla birkaç hayali kulaç attı. Rutin bir alışkanlık, bir sağlık meselesi…

Deniz ametist rengiydi, eflatuniydi, lapis lazuliydi, sonsuzdu, sınırsızdı. İlk kez onun başlangıç kadar, bitiş müziğini de duyabildiğini düşündü, yeterince vedalaşmış, yeterince kaybetmişti. Tam kıyıda, elbiseli, can simitli bir kadın üzerine su sıçratınca, bir çığlık attı, kadın onun çığlığını taklit edince, ikisi de kahkahalarla, biri sahici, diğeri zorlama, güldüler. Koskoca körfez bu iki kadınındı şimdilik.

Çabucak hissetmişti o tuhaf, cıva gibi soğuk, benzerini görmediği akıntıyı, ama yoluna devam etti. Nedenini bilmeden… Serüven duygusu, meydan okuma, cesaret ya da korku… Hayır, hiçbiri değildi, yalnızca bir renk, bir çağrı, bir ezgiydi. Sanki sonsuzluk, onun daracık hücrelere kapatılmış ruhunun kapısını aralamış ve gülümsemişti. Bu gülümsemenin gerçek olup olmadığını merak etmişti sadece. Son özgür ülkesine doğru yola koyulduğunu söylüyordu ona, anlamını henüz çözemediği bir ezgi, gözlerinde bir, belki birden fazla ölüm terk edilmişliği, uçsuz bucaksız yalnızlık denizine doğru gidiyor, gidiyordu. Neden gittiğini bilemediği gibi, neden döndüğünü de hiçbir zaman bilemedi. Suda boğulmanın çok acılı bir ölüm olduğunu duymuştu bir keresinde. Batan bir tekneden sağ çıkan bir Afrikalı, ‘günü geldiğinde anlarsın mucizenin anlamını’, demişti. O korkunç rüzgara karşı iskeleyi terk etmeyen iki adamın el kol işaretleriyle kendisine bağırdıklarını, bir jet skiyi işaret ettiklerini görünce hızlandı. İskele on, on beş metre ötedeydi. Sonra yirmi, sonra daha da…

Sıska, yarı sakat bir kadın değil de, Herkül olsa bu akıntıyla baş edemeyeceğini anlayınca, sanki daha da sevdi denizi. Adaletliydi, oyun oynamıyordu. Yüzebildiği tek yöne, gene açığa doğru, ama akıntının zıddına doğru kurbağalama gitti epey uzun bir süre, rüzgar başını dışarı çıkaramayacağı kadar şiddetlenmişti, tükürebildiği, dayanabildiği kadar su yutmak zorundaydı. İnsan—doğa mücadelesini anlatan filmlerden bile nefret ederdi, izlemek bile istemediği kötü bir filmde, başrolü kapmıştı. Çaresizlikten ağladı, uçsuz bucaksız suyun içinde birkaç ılık damla… Sadece mucizelerin yerinden oynatabileceği dağ şimdi fırtına bulutlarıyla kaplıydı. “Hazır mısın suda yürümeye?”

Dalganın yönündeki değişimi bedeniyle algıladı, döndü, dalgayı çaprazına aldı. Artık onunla mücadele etmiyor, tek vücut olmuş, birlikte gidiyordu. Denizle birlikte soluk alıp veriyor, dört yönünde suları görüyordu. Bir de Hint kınası dövmesiyle başkasına aitmiş gibi duran sağ kolunu… Oysa onu suyun üzerinde, dengede tutan sol koluydu. Tek kişilik, ıssız bir Araf’taydı, denizin gerçek ezgisini, çağrısını işittiyse bile, geri dönmek istiyorsa ondan vazgeçmek, ait olduğu yere, denize bırakmak zorundaydı.

Titreyerek kıyıya vardığında kahkahalar atıyordu. Herkes kaçmış, içerilere sığınmış, elektrik telleri kopmuştu. Cep telefonu çalıp duruyordu, ama vecde ya da aşka çok benzeyen bir duyguydu bu, ama neye, bilmiyordu. Ona bir isim takacaktı eninde sonunda, hayatın ta kendisi diyecekti, başka bir şey diyemediği için. By Özgür Gündem