Yazılmadan kalan

Gün. Uçsuz bucaksız, beyaz bir kor gibi tutuşan, saatleri, renkleri tutuşturan Ağustos ışığı. Sıcak, suskun, soluğumsu… Gökyüzünün hiç görülmemiş derinliklerinden gelen, binlerce günü, binlerce henüz doğmamış güneşi yuvarlayıp getiren… Duru, berrak, sanki ilk başlangıcın su damlacıklarıyla kaplı… Hayata adım adım çağırmak yerine, kucaklayıp uçsuz bucaksızlığın ortasına fırlatan… Leylak rengi, altın rengi gölgelerle derinleşen mavilikler, capcanlı kiremit kırmızısı, soluk soluğa bir yeşil, sabırsız sarılarını şefkatle gizleyen… Bir avuç toprak, yalnızca bu ışıkta, ılık ve sevecen bir parıltıyla ufka dek uzanan taş, insana dair hiçbir imge yansıtmadan…

Sanki gökyüzünün kıyılarında, mezardan çıkıp gelmiş birinin baş dönmesiyle duruyor, bakıyorum. Sessizce kendi yoluna koyulmuş güne, günün içinde kıpırdanan, büyüyen, katılaşan dünyaya… Rengarenk, bildik, koskocaman, gerilim dolu. Düşlenmemiş, ele geçmemiş, alt edilmemiş… Bu dünyanın içinden kendimi çekip çıkarmak, ya da tam ortasına doğru yürümek… Boş, beyaz kağıtların başına dönüyorum. Bir avuç sözcük, yaşamak adına atılan çığlıklar…

Haftalar sürmüş sessizliğim için okura ve gazeteme özür borçluyum, bu özrü hakkıyla dilemenin tek yolu da kalemimi dörtnala ‘yazılmadan kalan’ın üzerine sürmek… (‘Sağlık sorunları’ gibi sevimsizce, boş boş tınlayan bir tamlama! Her hastalık, bedensel acı, tükeniş, yalnızlık gibi insanlık durumunun kaçınılmaz koşullarıyla yüzleştirir. Bir de elbet sistemle… Hastayı da, doktoru da öğüten, gün geçtikçe daha da fazla talep ettiği erdemler yüzünden cezalandırılan ‘sağlık sistemi’…) Saatlerce süren ring eziyetinden sonra, elleri kelepçeli karşısına çıkarılan kalp hastasını azarlayan, ‘bu askerleri yoruyorsunuz’ diyen— ki gazete haberine göre kalp ameliyatını da kendisi tavsiye etmiş— doktora ne derdim? ‘Sizce kalp nedir?’ diye sorardım belki, ‘içi kan dolu, yumruk büyüklüğünde bir kas mı?’ Ya da suskunluğa sığınır, insana dair hiçbir şey yansıtmayan duvarlara bakardım.

Bu haftalar boyunca “iş kazalarında” ölenlerin sayısı bine yaklaştı (2014, ilk altı ay), ‘yaşam odaları’ bir daha reddedildi, ‘fakirler ölsün’ diyen klipler internete sunuldu, üçüncü Soma yazım yazılmadan kaldı. İsrail’in vahşi bombardımanında iki bin insan feci şekillerde can verdi, on bini yaralandı, IŞİD vahşetinde diri diri gömülen Êzidî kadınların ve çocukların sayısı ise bilinmiyor. Gazetelerin üçüncü sayfaları artık kadın cinayetlerine yetmediğinden, babaları (hatta birisi sadece kızına benzetmiş!), kocaları, eski ya da şimdiki, gerçek ya da hayali sevgililerince bıçaklanan, camdan atılan, yakılan kadınlar bir sayfaya sığmadığından, işçi cinayetleri daha da kıyılara, köşelere itildi. (‘Kadına yönelik şiddet’ protestosuna, bir gece evvel, erkek şiddetine karşı atılan bir şişe bana denk geldiğinden katılamadım! Ben de, acildeki sevimli, tonton cerrah da gülüp durduk bu duruma!) İsrail vahşetine karşı daha kapsamlı soykırımlar öneren tweetler atıldı, bir sarı yıldız bizden birine, Mario Levi’ye takıldı, ‘yandaş’ basında, en kabasından en giriftine, ırkçılığın bütün türlerini birkaç bin vuruşa sığdıran, ‘şirret Yahudi’ yazıları boy gösterdi, buna karşılık, Türkiye Musevilerinin İsrail politikalarından sorumlu olmadığı hatırlatıldı. Hep daha kana susamış ayrımcılık türleriyle boğuştuğumuzdan, hakkıyla hesaplaşamadığımız Türkiye’deki anti—semitizm, benim için, ‘henüz’ yazılmadık kalan bir yazı konusu değil yalnızca. Şimdilik, 2011’de, medyamız var gücüyle Kürt aşağılamasına koyulmuşken, yazdığım bir cümleyi yineleyeyim: Tek bir kişi sarı yıldız takmaya zorlanırsa, insan kalmanın yolu, o sarı yıldızı takmaktan geçer. Takmaktan ve anlamı üzerinde düşünmekten… Filistin’de, Roboski’de, Irak dağlarında, İstanbul sokaklarında pek çok çocuğun bilmeden taktığı yıldız.

‘Edepsiz kadın!’ ya da ‘İsrail dölü’ diye azarlamakta hiç sakınca görmeyen bir Başkan’ımız var artık! Elbet kendi suretinde bir Türkiye inşa etmeye var gücüyle devam edecek. Demirtaş’ı ve çabalarına, azimlerine, fedakarlıklarına kıyısından köşesinden tanık olduğum Kürt Hareketi’ni içtenlikle kutlarım. Özgürlük ve demokrasiyi her şeyden çok isteyenler… hala varız, buradayız, giderek kalabalıklaşıyoruz. Yolumuz uzun, geleceğimiz de… Ama kendi yolunda yürümenin hissi, insanlık durumu katlanılır, hatta görkemli kılan biricik ‘zafer.’ By Özgür Gündem