Sokaklar, yürüyenler

Tutkuyla sevdiğim Galata’dan, Mecidiyeköy’e taşındığımda, yaşadığım boğulma hissini uzunca süre anlatamadım: “Buralarda yürüyebileceğim yol yok!” Tuhaftır, sığ ve saçma bir sızlanışı, en gerçek, en somut anlamına dek taşıyan, 1 Mayıs polis ablukası oldu. İstanbul’un ana arterlerinden birini boydan boya kapayan, yaygın deyişle, o ‘çelikten duvar’, 77’nin ve Gezi’nin Taksim’ini canlı canlı gömmeye çalıştığı gibi, Çağlayan ve Okmeydanı gibi semtleri, söz gelimi Nişantaşı’ndan ayıran sınıra da işaret ediyordu sanki…

Kavramlarla, çözümlemelerle, kiminin ‘hoşgörü’, kiminin ‘empati’ diye adlandırdığı duygularla bir türlü aşamadığımız, bizi ötekinden, beni senden, beni benden ayıran görünmez duvarlara… Yeterince uzun ve derin yürürsen bir sokakta, yeterince boşluğun varsa içinde, en azından bir aynayı taşıyabilecek, o sokak da senin içinde yürür. Kaldırımlarıyla, tozuyla, ıssızlığıyla… Artık kimseye ait olmayan anıları, taşı, toprağıyla… 1 Mayıs akşamı, Nişantaşı’nda bir kafede otururken, masamda sütlü kahve ve şimdi menekşe ektiğim hatıralık CS gazı kapsülü, Çağlayan’ın kirine, terine bulanmış, sıradan ve sevimsiz sorularla tek başımaydım. Şiddet nedir ve şiddetsizlik hali nasıl mümkündür… Bu uçsuz bucaksız kapatılmışlıkta, özgürlük nedir, ben kimdir vb. Ezeli sorulara yalnızca anlık yanıtlar bulunur… Ama Nişantaşı’nda çatışmış olmanın, Okmeydanı’nı ya da Gazi Mahallesi’ni, riskli bir adım daha atalım, Lice’yi anlamaya yetip yetmeyeceği… Bu soru anlık yanıtlarla yetinemiyor artık. ‘İnsanın çektiği acılar, bir başkasının acılarını anlamaya yardım etmiyorsa, boşuna çekilmiş demektir’, diye belletmişti bana, kurşunları iyi tanıyan Brezilya arka sokakları…

Lice’nin son 90 yılı, Özgür Gündem okurlarının ister istemez kanıyla, canıyla bildiği bu yakın tarih, ne yazık ve acı ki, ‘batılı’, ana medya okuru için çok uzak bir ‘geçmiş’, olmuş—bitmiş. 1925’te Lice ve çevresinde 280 kadar köyün yakıldığından, tahmini 2000 sivilin öldürüldüğünden kim ne kadar haberdar, elbet bilemem… Ama 90’lı yıllarda, bölgede yaşananların medyamıza nasıl yansıdığını daha önce birkaç kez örneklemiştim. Sözgelimi, yüzden fazla insanın can verdiği Vedat Aydın’ın cenaze töreni, taş atan çocuk fotoğrafları ve ölü sayısı 3’e düşürülerek, ve diğerleri yaralıymış gibi gösterilerek birinci sayfalara girmişti. 1993 Ekim’inde Lice’nin adeta haritadan silinmesi, 30’dan fazla insanın öldürülüp yüzlerce binanın yakılması da, sanırım benzer yöntemlerle, ‘ortak’ belleğimizin kolay kolay açılmayacak çekmecelerinden birine kilitlendi. Bugün, aradan yirmi yıl geçmiş, cinayetler resmen zaman aşımına uğramışken, sadece Lice’de 61 kişinin JİTEM’ce kaybedildiğini, kıyıda köşede kalan araştırmalarda okuyor, tek bir yıl içinde, hemen hepsi Güneydoğu’da, yüzden fazla çocuğun polis ya da asker şiddetiyle öldürülmüş olmasını, bir sayı, ölüme alışkın istatistiklerimizde sadece bir sayıymış gibi kayda geçiyoruz. Bu habersizlik ya da tarihsizlik durumu, son bir haftada Lice’de üç sivilin vurularak öldürülmesi karşısında gösterilen tepkileri ne bütünüyle açıklayabilir, ne de mazur gösterir. Olağan, alışageldiğimiz duyarsızlıktan öte, kurbanlara karşı kabaran öfke, hınç, kin… Derinlere kök salmış, kurbanı ya da mağduru suçlu ilan etme tutkumuz, ona uygulanan şiddeti meşru görmekten de öte, az bile bulma, daha fazlasını talep etme arzumuz… Tarsus’taki Lice protestolarında gözaltına alınmak istenirken kaybolan, kafasında, yani tam da ‘alnının çatında’ darp izleri bulunan cesedi, beş gün sonra bir ırmaktan çıkan Rıza Bayram’ın ölümü de, bu gürültü patırtı arasında, gözlerden kayboluyor.

9 Haziran Pazartesi. Gerçeği, beni alt etmiş bir gerçeği anlatmayı denediğim için, beni epeyce hırpalamış bir yazıdan sonra, bomboş bir kabuk gibi Mecidiyeköy’de yürüyorum. Bütünüyle habersizim ‘bayrak krizinden’, milliyetçi gösterilerden… Tam önümde miting kalabalığından geriye düşmüş dört adam yürüyor. Kaldırımı boydan boya kapayarak, bağırıp çağırarak, tekbir getirerek… Arada sopasını kapan onlara katılıyor. Avladıkları ‘Kürt göstericiler’ ya da sosyalistler mi yalnızca, yoksa bütün Kürtler, travestiler, uzun saçlı, küpeli gençler mi… Kimse sormuyor, kimse müdahale etmiyor. O gece Mecidiyeköy sokaklarının bana kurduğu cümleleri… Kendime bile tekrarlamak istemiyorum. By Özgür Gündem