Mavi Tekboynuz

Bir yol nerede başlar ve biter? İçimizde ıssız bir yerlerde… Kafeye girdiğimde müziğin sesi iyice kısılmıştı. Tek başına akşam yemeğini didikleyen, aşırı zayıf bir Arap turist dışında kimse yoktu. Polis barikatının orta yerinde kalmıştı kafe. Yorgun, ölesiye yorgun olmasam orada, Gezi Parkı’nın karşısında oturamazdım. 31 Mayıs Cumartesi, 20;45, polisler, polisler, susuzluk… Kahve, Bob Marley…

O cuma gecesi de boyunluğum vardı, üzerimde de mavi, upuzun bir elbise… Kimseyi inandıramasam da, yere kadar bir elbise, gaza ve basınçlı suya karşı, mucizevi bir koruma sağlıyormuş. İki yıllık sürgünden döneli birkaç gün olmuştu, televizyonum, internetim, cep telefonum bile yoktu. Evime kapanarak ‘dönüş gerçeğiyle’ yüzleşmemi erteliyordum, sanırım. 31 Mayıs gecesi, Tarlabaşı’ndaki çatışmanın ortasında kalmam, bir tesadüfler zincirinin sonucuydu. Harbiye’ye kadar rastladığım herkesin maskeli oluşuna bile uzun süre anlam verememiştim.

Kafe yavaş yavaş doluyor, polislerin bakışı daha sık bana dönüyor. Kahve acı, soğuk. Üç saat boyunca, Şişli, Harbiye, Kasımpaşa’nın neredeyse bütün arka sokaklarını arşınlayarak, sayısız U—dönüşü yapıp çember çizerek, sayısız polis barikatından geri çevrilerek buraya varmışım. Artık nereye gidebileceğimi de bilmiyorum, dönebileceğimi de… Mavi Tekboynuzlu’nun macerası tam burada, akıl almaz bir saflıkla polis barikatına gidip, ‘geçebilir miyim’ diye sormasıyla başlamıştı. Ve kehanetimsi bir yanıtla: ‘Geç, ama bir daha buradan çıkamazsın!’ Polislerin ardındaki bomboş koridorda yürürken taşlar yağmaya başlamış, kalkanlarının ardına sığınan polisler geri çekilirken, Gezi Parkı’nın önündeki asıl barikatın polisleri öne doğru hareketlenmişti. Eteklerimi toplayıp gaz bulutunun içinde var gücümle tek çıkışa, Tarlabaşı’na doğru koşarken, bir yıl sonra oturduğum bu kafenin önünde fenalaşmış, tanımadığım bir adam tarafından kurtarılmıştım. Birbirine açılan üç küçücük sokakta geçen altı saat! Tomalar, barikatlar, yangınlar… Gaz, cop, gaz, gaz… Koluna iki kişinin girdiği, uzun boylu bir garson: Çığlıklar atıyor, can acısına dayanamadığında sağa sola tekmeler savuruyordu. “Asit attılar gözlerime, gaz değil, asit!” Otuz metre ötemde ağır yaralı ya da ölü bir adam sivil polislerce bir binaya sürükleniyor, ‘ölümüzü verin’ diye binayı kuşatan topluluğa hedef gözetilerek gaz fişekleri yağdırılıyordu. (Nereden mi biliyorum, hedeflerden biri olduğumdan…)

Kafe çalışanları, bana otele açılan çıkışı gösteriyorlar, lobi polis dolu, ama kapıdaki yetkili, boyunluğuma bakıp izin veriyor: ‘Yasak ama SEN GEÇ!’ Mavi Tekboynuzlu, çoktandır 31 Mayıs anılarını anlatmaktan vazgeçti, hele şu kadına, Gezi Parkı’na bakmamaya çalışarak Taksim Meydanı’nı aşan yapayalnız, boş bakışlı kadına kıyamıyor, ağlamasından korkuyor. Gencecik bir çocuk vardı, 20 dakika tek başına, elinde taşlarla bir tomayla çatışmıştı. Toma üzerine üzerine sürdükçe, bir boğa güreşçisini andıran hamlelerle kıvrılıyor, kaçıyor, tırmanıyordu. Sokağı dev bir barikat ateşi kapatmıştı, polisin sıktığı mermiler gerçeğe benziyordu, ikimiz dışında kimse yoktu… Çok dayanamayıp çığlıklar atmıştım: ‘EZİLDİ! EZİLDİ’ Ansızın fark etti beni: ‘DUR! KAÇMA! Neden korkuyorsun? KORKMA, ARTIK KORKMA!’ Durdum ve baktım. Hayatımın bütün yollarına, kaçışlarına, korkularına… Bütün polislerine…

Gece saat bir, olaylar yatışmış gibi. Bir arka sokağın daracık kaldırımındayım. Çok geç fark ediyorum bana doğru can havliyle koşan adamı, ve peşindeki sekiz dokuz polisi… Bir çığlık atıp yola atıyorum kendimi, copların sesi… Adam gık çıkarmadan yola savruluyor, beni es geçen dolmuş ona çarpıyor. Metalin kırdığı kafatasını duyuyorum. Taksim’de, bir arka sokakta, boyunluklu bir kadın diz çökmüş ağlıyor. Kafasını, kırılmış bir boynuzu tutarcasına tutmuş, kanlar içindeki adama bakarak ağlıyor. Dönüş yolunun bittiğinin, ama sürgünün bitmediğinin, bitmeyeceğinin artık bilincinde… Bir polis gülüyor, biri bağırıyor: ‘GİT BURADAN! Türkçe bilmiyor musun! HADİ GİT!’ By Özgür Gündem