Gece nöbeti

Gece, yine gece. Solgun, tükenen düşlerin renginde bir ışık, serili kalmış karanlıkların üzerinde… Yağmur bulutlarının arasından sızan amberimsi, küskün ay ışığı. Parmak uçlarında dolanıyor ıslak çatıları, çamur birikintilerini yakamozlandırıyor, mezar taşlarından yansıyor. Derinleşiyor saatler, yekpare bir bütünde iç içe geçiyor. Zaman, kendi kozasının derinlerine çekilmiş, kesik kesik bir soluk artık evrene üflediği… Bir soluktan çok pişmanlıkla dolu bir iç çekiş. Sanki bir ölüm terk edilmişliği içinde ‘gece yarısı’ dediğimiz bu uzak ülke… Bu karanlık, bu yanıtsızlığı, suskunluğu dünyanın, bu boş, beyaz kağıtlar.

Sözcükler yola koyuluyor, gecikmişçesine, içinden hiç kimsenin çıkıp gelmediği geceye doğru… Ağları, sarmalları, girdapları boyunca, her biri kendi saman yolunun, bitimsiz sürgününün… Bir kehanet gibi dağılıyor ufukta, kabarıp duruluyor, dokunduğu her şeyi daha da karartıyor, damgalıyor. İnsan kokusuna buluyor. Ölü bir yıldız gibi kayıp bir uçtan ötekine tutuşturuyor göğü, donakalmış bir veda gülümsemesiyle ışıldatıyor. Umarsız var olma tutkusuyla Söz’ün, ilmik ilmik çözüyor dokusunu bir dünya dolusu imgenin, çözüp düğümlüyor anlarla sonsuzluğu, henüz kimsenin tanımadığı bir başka bütün için yeniden örüyor, çözüyor.

Sözcükler gece nöbetinde, sıra sıra ilerliyor karanlıkta, koğuşlarında, dehlizlerinde, avlularında belleğin, bir aşağı bir yukarı yürüyüp duruyor. Aşılmaz duvarlara yaslanıyor, bekliyor, gölge misali, gecede büyüyor. Sonsuzluğun ya da bu anın peşinde… Kemikten elleriyle karış karış yokluyor taşları, dinliyor, eşeliyor. Belki hayata geri giden yolu, henüz kimsenin bulamadığı kapıyı arıyor. Döküp saçıyor sırları, kazıyor, eşeliyor. ‘Yürek’ denilen o metruk yeri… Aradığını bulamayan, bulduğunu kaybeden bir meczup gibi… O umarsız yok oluş tutkusuyla Sözíün, kuruyup kalıyor suskusunda, tıkanıyor tortusuyla sürükleyip getirdiği gölgelerin. Kendi kehanetini doğrularcasına… Suyun yollarını izleyerek toprağa akıyor. Balçığına bulanmış insanların dünyasının.

Her sözcük incecik bir zar, titreşen geçmişle gelecek, gerçekle gerçekdışı arasında… İçinden geçilmesi gereken bir ayna, alev almış bir vadi, yanan bir çöl… Toprağın kapkara aralanan kapısı. Küllerle parıldayan bir gece kanadı, uçmaktan çok, daha derinlere düşmek için. Bir gülümsemeden bile daha sessizce akıp giden veda yıldızı. Her sözcük kendiliğinden uç veren bir yaprak, kesilmiş ağaçta… Ve baltanın ta kendisi, şimdiye, bu ana, anın gerçekliğine, sonsuzluğuna inen… Belki bir reçine gibi sızar da, benliğin özsuyu, bütün yaraları örter diye…

Her sözcük tekrarlanan bir ölüm, bu karanlıktan, bu külden ve unutuştan, bir başka dünya, bambaşka bir dünya sürgün versin ve kendiliğinden şafak ışığına bürünsün diye… Hiç görülmemiş renklere, ufuklara, gündoğumlarına, başlangıçlara bürünsün… Kimseye vaat edilmemiş geleceğin başlangıç ve sonlarına, vedalarına, pişmanlıklarına… Gece bitmeden, yol yol izlerine dönüşsün diye, eninde sonunda, o ‘gelecekte’ kapanacak ve bir daha, bir daha açılacak yaraların… By Özgür Gündem