Suçluyuz

Ne yazmalı? Yazı(n) ne yapabilir, neyi ‘söze’ dökebilir, bu dünyayı, hangi dünya adına dönüştürebilir? Gerçeğin ne kadarına dayanabilir? Gecenin üçü, yağmur bir kesilip bir başlıyor, şiddetleniyor. Taşlara çarpa çarpa akıp giden saniyelerin sesi duyuluyor sanki. Her zamanki yerimde, bir çadıra girercesine girdiğim kendi gecemdeyim. Karanlıkla birlikte koyulaşan, bütün çıkışlarını kapatan darboğazında ‘ebedi’ soruların… ’Yazı, ya yargıdır, ya da çığlık.’

Defalarca dile gelmiş bir söz, bazen bir anafor gibi yakalar insanı,yerle gök arasında savurur. Sonra ansızın dışarı salar, suskunluğun kıyılarında bırakır. Bir çığlıkla doğan, bir çığlık olan yazı… Koskoca evreni kaplayan tek bir çığlığı üstlenebilecek bir yazı… Kimin soluğu yeter ki, sonsuzca bağırmaya, her ölümü ölüp yeniden doğmaya… Hangi söz üstlenebilir ve dindirebilir kuyuya atılmış Ermeni çocuklarının çığlığını? Hangi sözcüklerle mayalanabilir yeni bir dünya, her şeyin gerçek anlamına kavuştuğu başka bir dünya, bu dünyanın küllerinden?

Yazının sınırları, alev almadan, parçalanmadan, küle, kemiğe ve suskunluğa dönüşmeden aşamayacağı sınırlar… Ölüler Ülkesi’ne kadar gidebilse de yazı, kimseyi çıkaramaz oradan. Uzun uzun dolansa da koridorlarda, işkence hücrelerinin kilidini açamaz. Süslü püslü, özdeyişli kapılarına mahkumların asıldığı toplama kamplarına girmeyi göze alsa, geri gelemeyeceğini sezer. Sırf anlatabilmek adına dönse de, kendini geride, orada, aşılamaz tellerin ardında bırakma pahasına yapar bunu… Ölümün karşısında bulabildiği bütün maskeleri takar. Katille kurbanı ayıran uçurumdan seslenmeye çalıştığında sadece kendi sesini işitir, karşı kıyıya, gerçeğin ve geleceğin kıyılarına varamadan boğulacak sözcüklerini… Görece daha güvenli bir mesafede durmayı seçer çoğu kez, belki üstesinden gelebileceği ‘tanıklığın’ sorumluluğuyla yetinir.

Fazlasıyla yalın, gecikmiş ve beyhude de olsa, söze dökülmesi gerekiyor: Bizler suçluyuz. Başlarına geleni ancak ‘Büyük Felaket’ diye adlandırabildikleri korkunç bir suç işledik bu topraklarda, bir halkın kökünü kazıdık. Erkeklerini ordularımızda savaşmaya çağırıp kadınlarını, çocuklarını aç bilaç yürüdükleri bitimsiz yollarda kılıçtan geçirdik. Ama insanların suçu, eylemleri kadar eylemlerine sahip çıkma biçimleridir. Daha da büyük bir suç işledik yaptıklarımızı inkar ederek, ölüme yollanan kafilelerden birinde el sallayan tek kadına, 99 yıldır bize el sallayan kadına bakmayı reddederek… En büyük suçtur çünkü bir insanın travmalarını bile ondan çalmak… Yalancılıkla itham etmek kurbanını, başına gelenlerin suçunu onun üstüne yıkmak… Belki bu yüzden boydan boya çukurlarla kaplı topraklarımız, habire kazıyor, habire kapatıyoruz. Kemikle, külle, suskunlukla kaplı… Ne ölümüne dövülüp otoyol kenarına atılmış kadının gözlerine bakabiliyoruz, ne de sırf iskeleti kalmış gerillanın… Unutmak için yaşıyor, öldürürken unutuyoruz, kendi içimizde de cesetler taşıdığımızı habire unutuyoruz.

Yüzleşmek, üstlenmekten öte bir şeydir. Kurbanların gözlerinin içine bakabilmek,sözü onlara bırakabilmektir. Çok geç belki, ölüler için hep çok geç, ama artık geride kalanlar anlatsın bize Büyük Felaketi. Ve adıyla çağırsın.

Devletimizin bu yılki taziye mesajı, çok değil, bir on yıl önce dillenseydi, belki Hrant, belki soykırımın son kurbanı Sevag hala aramızda olurdu. Bizler, daha başka bir ‘biz’ olurduk.

1 Mayıs öncesi sonsöz: Taksim Meydanı bizim, orada ölüleri olan herkesin… Her defasında, tanınmaz hale gelmiş o meydana doğru her yola çıkışımızda, gaza, suya, copa rağmen her yola koyuluşumuzda daha da ‘bizim’ olacak. By Özgür Gündem