İlk Işık, İlk cümle

Bir ilk cümle, bir başlangıç… Diğerleri gibi tamamlanmamış kalacak, tantanalı uğultusunda dünyanın, dağılıp yitecek, suskunluğa doğru bir basamak daha inecek bir yazı için… Devraldığı sözü, soluğu ya da çığlığı, bir başkasına devredecek. Sabah olmuş, diye başlayabilirdim söz gelimi, gün ışığına uyandım. Mutluluğun ya da mutsuzluğun çok ötesinde bir yerlerde uyandım. Gece bitmiş, hiç vazgeçmeyecekmiş gibi duran karanlık geri çekilmişti.

En uzun, en derin karanlıktan bile daha yakın, daha gerçek, billurumsu, altın rengi ışık. Sanki tutunup doğrulabileceğin, taze bir solukla geleceğe doğru, birlikte yola koyulabileceğin… Örümcek ağlarından kurtulmuş bir sinek gibi, yarım kanatlarını çırpa çırpa… Bu ışık, capcanlı renkleriyle sesleri bu dünyanın, diğerlerinden farksız bu yeni gün, sanki çağırıyor gibiydi. Yazmaya ya da yaşamaya… Yeniden başlamaya… (Kim bilir neye?)

Gerçeğin, gerçek olduğu anlar vardır. Bir ilk cümle, bir yol ayrımı… Hayat, diye devam edebiliriz, hayat değil mi, hiçlikten oyup çıkaran her imgenin aslını, her öyküyü, er ya da geç, gerçek kılan… Çok erken ya da çok geç. Hayatın ta kendisi değil mi, her gerçeği, imgeye, sözcüğe, öyküye dönüştüren, vakti geldiğinde hiçliğe geri veren…

İlk cümlemden vazgeçiyor, bir başkasının sözcüklerini ödünç alıyorum: ’Gerçek, hep aynı yere geri döner.’ Derin bir solukla oturuyorum boş, beyaz kağıtların başına, başkalarının kanında yürümeye hazırlanıyorum. Beş haber seçmiştim geceden. Bir ölü, bir sağ kalan. Bir ölü, bir sakat kalan… Uçsuz bucaksız, boş kağıtlarda ölüm konuşmayı öğreniyor ve hep gerçeği söylüyor.

‘ Büyük bir patlama sesi duydum. Aşağı baktığımda İbrahim isimli çocuğun kafasına bomba kapsülü değdiğini fark ettim. Çocuk kanlar içerisinde, kafası parçalanmış şekilde yatıyordu. Cenazesi tam üç buçuk saat yerde kaldı.’

Olay Adana’da, 20067 No’lu, isimsiz bir sokakta geçiyor. Ölenin ismi İbrahim Aras. Yaşı 15, Berkin’le aynı yaşta. Lice’yi protesto etmek için ‘küçük bir gösteriye’ katılmış, belki meraktan, belki arkadaşlarına uymak için, belki gençlik çağının isyan ateşiyle… Yerden bir taş alıp da attı mı, bilmiyorum. Üç buçuk saat boyunca neden kimsenin yanına gidemediğini de gazete haberinden çıkarmak mümkün değil. Vaktinde hastaneye yetiştirilseydi, kurtarılır mıydı, daha uzun, daha yavaş bir ölüme mi mahkum olurdu, yoksa anında ölmüş müydü? Tanık anlatımları, yakın mesafeden, nişan alarak ses bombası atan üç maskeli polisçe vurulduğunu söylüyor, o kadar. Berkin’in cenazesinden döndüğümde, ‘içimizdeki son çocuğu öldürdüler’, diye yazdığımı hatırlıyorum, acıyla… Bir çocuğu yaşatmak içinde, büyütmek, tekrar tekrar diriltmek… Bir kez daha ardından bakmak camlardan, balkonlardan, el sallamak… Ceketini giymediğini, daha kahvaltı bile etmeden dışarı fırladığını hatırlamak…

‘Polisin attığı gaz bombası ile yaralanan Furkan Avşar taburcu edildi.’ İki ameliyat sonrası, şükür, gözleri toparladı. Furkan altı yaşında… Ölüm nedir, daha bilmiyor, ama patlamalardan, karanlıktan ve yalnızlıktan korkuyor. Gözlerini açmış, billurumsu, altın rengi gün ışığına bakıyor, tutunuyor, doğruluyor. Koskocaman, masmavi bir göğü taşıyıp getiriyor ona Haziran ışığı, kuşlarıyla, bulutlarıyla… Henüz görülmemiş renkleri, gidilmemiş ufuklarıyla… Ama sanki bu ışıkta gözlerini acıtan bir şeyler var artık… Kan rengi, kül rengi bir şeyler var bu dünyada, tamamlanmayan, sahipsiz kalan… Tamamlanmamış hayatlar, çok erken sahipsiz bırakılmış düşler, devralınmış, devredilmiş yazgılar var bu dünyada… Hep ama hep çok geç kalan sözcükler…

Öğle olmuş bile, yağmur bulutları toplanmış. Son cümle… Bir başka yazıyı bekliyor. Gerçek, hep ait olduğu yere döner. By Özgür Gündem