Athena— Kötü çağların başı

Cinsiyet ayrımcılığı, ataerki, fallosantrizm, erkek şovenizmi… Birebir aynı anlama gelmeseler de, kopmaz bağlarla bağlanmış, iç içe geçmiş, iç içe ve topluca akan, yoluna çıkan her şeyi kendine katan kavramlar… Şovenizm, ayrımcılık, ırkçılık, militarizm… Mutlak sınırları çizilemeyen, sürekli dönüşen, ayrışan, katmanlaşan, kendini ve bir diğerini inşa eden, ama bir zincirin halkaları gibi eklemlenmiş, bütün eşitsizlikleri doğalmış gibi, öncesiz ve sonrasızmış gibi gösteren kavramlar… Hem içeriden, hem dışarıdan kuşatan, kelimelerin değil, bizzat tarihin oluşturduğu zincirler…

Epitopu 4000 vuruşluk bir köşe yazısından, üzerlerine kütüphaneler dolusu yazılmış ‘meseleleri’, hem kapsamlı biçimde, hem de akademik bir titizlikle ele almasını beklemek biraz haksızlık. Bir makalenin lükslerine, alıntılar, göndermeler, dipnotlarına vb. yer bulmak bile zor. Üstelik bugüne, geçmişin bugündeliğine bakma, gündelik hayatla, kavramlar kadar kolayca evirip çeviremediğimiz hayatın girdaplarıyla ‘organik’ bir bağ kurma yükümlülüğü de, sözcüklerle gerçeklik arasındaki uçurumun ürpertisini her an duyuruyor. Birden fazla ‘meseleye’ topluca, kısaca, hızlıca bir giriş gibi tasarladığım bu serinin çeşitli okumalara ne denli açık olduğunu ancak tepkilerle, uyarılarla anlıyorum. Cinsiyetçiliğin, militarizmin nedeni olmasa da, belirleyici koşulu olduğunu söylemek, bariz farkları olan bu iki kavramın arasındaki benzer işleyişe, temas noktalarına işaret etmek, hatta biçimsel benzerlikten öte tarihsel eklemlenme olarak yorumlamayı denemek, kısaca, cinsiyetçiliğin milliyetçilik için neden gerekli olduğunu anlamaya çalışmak, bu iki kavramı birbirine indirgemek değildir. Kurumların ve bireylerin birbirlerine uyguladığı şiddeti çözümleyebilmek için, pek çok kavrama, ayrı ayrı ve bir arada ihtiyacımız var. İç içe geçen, gizli ve açık biçimde dayanışan, birbirini besleyen ayrımcılık biçimleri içinde cinsiyet ayrımcılığının, eşitsiz bütün yapıların temelini oluşturduğuna inanmaya eğilimliyim. ‘Özel mülkiyet’in zaferi için aile kurumu nasıl gerekliyse, şoven ve militarist kurumların gelişimi için de ‘kadın’ın baskı altına alınması vazgeçilmezdi. Öteki’nin dışlanmasında, hayali bir başkalığın gösterenleriyle örtülerek, onun Gerçekliği’nin reddinde, ‘erkek’ imgelemindeki ‘kadın’ imgesi, mükemmel bir model sunmuş olmalı. Elbette cinsiyet ayrımcılığı tek ayrımcılık türü değildir, kapitalizm bir sistem olarak sürebilmek için, iş gücünün büyük bölümünü çok daha az ücretle, bazen de ücretsiz çalıştırabilmesini kolaylaştıran ayrımcılıklarını çeşitlendirmek, yaymak, kılıktan kılığa sokmak zorundadır. Kadın emeğini görünmez kılan ‘ev kadını’nın icadı gibi. Ama kadına karşı şiddeti kurumsallaştırmak için ‘evinin kadını’, ‘yuvasının kadını’ da icat edilmelidir. Nazi Almanyası, militarist bir sistemde ‘kadının’ rolü üzerine haddinden fazla örnek sunar bize: “en kutsal hizmetkar”, “kadının hizaya getirilmesi” politikaları, erkekler yüce görevlerini, yönetmek ve savaşmak gibi, sürdürürken “vatan için” çocuk doğurmakla, büyütmekle mesul kadınlar… Ne yazık ki günümüz Türkiyesi de zaman zaman Nazilerle aşık atabiliyor!

Militarizmi ‘her kötülüğün anası’ olarak görmüyorum. ‘Kapitalizm’, ‘burjuvazi’, hatta ‘devlet’ bile bu kadar doğurgan değildir. Kaldı ki, insan yazgısını anlamlandırabilmek için kötülük, günah gibi kavramlar görece geç, muhtemelen kötü çağların başlangıcında yaratıldı. Bütün kötülüklerin anası, ya da ana—babası diyelim, olsa olsa İnsan’dır, diye bitireyim, afili bir totolojiye sığınarak… Bu yazının ana tanrıçası Athena, bir savaş çığlığıyla doğan ve sadece dünyayı bir savaş alanı olarak görenlerin sağ kalacağı yeni düzenin habercisi Athena başka bir yazıya kaldı. Kötü çağlarda sağ kalmak, ceset yığınlarının altında ya da üstünde sağ kalmak… By Özgür Gündem