Kötülük üzerine

‘İnsanları kandırmak, kandırıldıklarına ikna etmekten çok daha kolaydır.’ Geçen hafta alıntıladığım bir cümle, kaynağını not etmemişim. Sanırım ilki gururlarını okşar, ikincisiyse kırar! Ya insanlar kandırılmayı kendileri seçerse? Gerçek var oluş koşullarına ancak yalanlar yoluyla katlanabilirse… Yoksulluk, güvensizlik, aşağılanma, belki en korkuncu çaresizlik, beyhudelik hissi… Başkaldırı seçeneğini tanımamış, her başkaldırının bozgunla, çok daha ağır baskılarla sonuçlanacağına koşullandırılmış insanlar, yani geniş kitleler, ellerindekine sıkı sıkıya yapışmak, bulduğunu yitirmemek adına onu boyunduruk altına alanla işbirliğine girme eğilimindedir.

İktidar zorbalaşıp pervasızlaştıkça, ezilenlerin onunla özdeşleşme ihtiyaçları da artar. Biat ettikleri sürece güvendedirler, kendilerini etkin, güçlü hissederler. Tapmaya değen tek şey iktidardır çünkü. Zorbalık ve ezme isteği: Kolayca taklit edilir, içselleştirilir, meşrulaştırılır. Her zaman kurban edilecek, ezilmeye ‘bizden’ daha layık, daha suçlu bir ‘öteki’ vardır, bulunur, yoktan var edilir. En temel hakların bile sistematik biçimde, çiğnendiği bir şiddet ortamı, iktidarın karşısında secde etmiş, içselleştirdiği otoritenin gücüyle esrik, gündelik hayatlarında aynı ilişki biçimlerini yeniden üreten insanlardan oluşan bir toplum…

İktidar, erdemlerini değil, zaaflarını bulaştırarak gücünü pekiştirir. (Erdem! Medyanın hiçbir köşesinde çoktandır karşıma çıkmayan, miadı dolmuş, yeterince ironiyle söylenmediğinde insanı kendi gözünde bile alay konusu yapan bir sözcük!) Gelgelelim yaklaşan ‘faşizmle’ —tırnak içinde de olsa adıyla çağıralım artık— hesaplaşmak için ‘kötülük’ ve ‘erdem’ kavramlarını da ele almamız gerekecek.

Ya kendi daracık kişisel hayatında? Hep ve her zaman daha acımasız, daha ilkesiz olabilen, daha da alçalabilen kazanmadı mı? Gerçekten inandığı, arzuladığı tek şey ‘iktidar’ değil miydi yoluna çıkan insanların, kurumların? Güçsüzün, yalnızın, iktidardan uzak duranın ‘yalancı’ ilan edilişine hiç mi tanık olmadın, hakları daha rahat gasp edilebilsin, hatta yok sayılsın diye… Kendime yönelttiğim, çok yalın, çok sıradan, çok acıklı sorular…

Bir soru (Terry Eagleton, “Kötülük Üzerine Bir Deneme”): ‘Şeytanla kol kola yürüyüp zehirlenmeden sıvışmak mümkün mü?’

Benim sorum: Şart mı, kaçınılmaz mı?

Seçimlerin, asıl galibin sistem olması adına kurgulandığına inanırım. Halkın son sözü kendsinin söylediğine inanabilmesi, devleti kendi seçimlerinden ibaret sanabilmesi adına düzenlenen bir kutsal ayin. Oy vermenin anlamı, benim için, sunulan seçenekler arasında en kabul edilebiliri seçmek değil, bir reddin, direnişin, başkaldırının örgütlenilmesi. En göstermelik, eften püften demokrasilerde bile bu ayinin kutsallığına saygı duyulur, oy uğruna, deyim yerindeyse ‘sportmence’ savaşılır, sonuçlar çabucak, titizlikle belirlenir, ilan edilir vb. Ama bu son seçim, elimizde kalan son demokratik geleneğin de çöpe atıldığını gösterdi: Alavere dalavere, on beş kez sayılan oylar, manipülasyon ve kedi lobileri… Sokakları, seçim bürolarını saran polisler, özel timler… Pervasızlığı kadar korkusunu da ele veren, ama bu korkuyu bastırabilmek adına kan dökmeye hazır bir iktidar.

Bu daha mücadele, başlamaya devam! Cezaevindeki 220’si ölüm sınırında hasta tutsaklarla, hukuk dışı iddianamelerle tutuklanmış, başta KCK olmak üzere siyasi davaların sanıklarıyla, Greif işçileriyle, parklarına, ormanlarına, derelerine, sinemalarına, kayıplarına sahip çıkanlarla dayanışmaya devam.

‘Şeytanın düşmanı erdemden çok hayattır. Çünkü erdem, hayatı en dolu ve yoğun yaşamanın yoludur.’ By Özgür Gündem