Şu bizim korkunç kadınlığımız

Hayatımın kadim ironisi: 8 Mart Dünya (Emekçi) Kadınlar Günü’nde doğmuş olmak… (Yazgı, en keskin, görünmez hamlelerini ironiyle yapar!) Tekrar tekrar, defalarca, yıllarca “kadın” üzerine yazmaya, “kadın temalı” bir yazı çıkarmaya, deyim yerindeyse, yazgılı kılınmak… (İroni… Gerçeği, en çıplak gerçeği ancak tırnak içinde verebilen ironi!) Tam da bugün, başlangıçlar, sonlanmalar ve yeniden başlamalardan oluşmuş, ışıkla gölge gibi birbirini izleyen hamlelerin şekillendirdiği, geri çevrilemez yazgımla göz göze geldiğim gün… “Kadını”, yani kendimi, bir kez daha anlatmak, dile getirmek, sözcüklendirmek…

Bir sonsuz kez daha! Aynı girizgahı tekrarlamak, eski cümlelerden, çözümlemelerden medet ummak, vaatlerde bulunmak… Hayatın sinsice, içten içe oyduğu kavramlara tutunup yola koyulmak. Aynı suskunluğa çarpıp durmak…

Kadın olmak… Şu iki sözcüğü yazdım, içgüdüsel olarak üç nokta koydum. Üç tane nokta art arda kondu mu, bir boşluğa işaret eder ve bence noktalama işaretlerinin en anlamlısıdır. Sonra, ikinci cümleye geçene dek, upuzun bir gece bitti. (Aynı uzun, inatçı, ıssız gecedeyim, bir pencerenin önünde, dünyadaki yerime, kendi yazgıma çivilenmiş. Karanlıklarla, yağmur sesiyle, yankılarla dolu gece, gümüş rengi ay ışığı ve çamurla…) “Kadın: Tüketilmiş, tanrıçalaştırılmış, imgelerle donanmış. Arzudan hor görüye binbir tınlamayla dile getirilen bu sözcük, kendisine yüklenen bütün imgelerden sıyrıldığında, sanki yalnızca sessizlikten oluşmuş gibi duruyor. Kadın kavramıyla, kadın olmanın gerçeği arasında derin bir boşluk var ve sanki bu boşluktan biçimleniyor bizim gerçek öykümüz. Ben, yani bütün kadınlara benzeyen ben—” On küsur yıl önce, kendi yazgımın anonim bir izleyicisi olmama kararlılığı içinde yazmıştım bunları. Şimdi daha yorgun, daha yenik bir bakışla tarıyorum kitapları, daha suskun yaralarım, uzun uzun bakıyorum boş, beyaz kağıtlara, bir aynaya bakarcasına… Daha acı dolu bir solukla koyuluyorum, “kendimle” doldurmaya, kaleme mürekkep doldururcasına… Birbirine dolanan sözcükler, iç içe akan imgelerle, hatırlanan veya unutulan, yaşanmış ya da yaşanmamış her şeyle, “kendim” diyebileceğim her şey ve herkesle… “Çok geç!” ya da “çok erken” diyen seslerin arasında…

“Tahakkümün şaşmaz kuralı dilsizleştirmek, tarihin, sözün, aklın taşıyıcısı karşısında kımıltısız, suskun bir nesneye çevirmektir. Onun varlığı karşısında kendi varlığını, onun değerleri karşısında kendi değerlerini yüceltmek… Gizemine kapılmak, imgesi etrafında mitler üretmek madalyonun arka yüzüdür çoğu zaman.” Zamanın soğutup katılaştırdığı denklemler, açmazlar, ikilemler… Onu çepeçevre saran imgelerin gölgeleriyle boydan boya kaplanmış bir sözcük: Kadın. Sürgit uzayan bir soru, hep soran bir yanıt, bir karşılık, sürgit küllerinden doğan bir başkaldırı… Art arda noktalar.

Burada, pencerenin önünde, benim dışımda da var olan geceye bakıyor, dinliyorum. Defalarca öldürülmüş, paramparça edilmiş bir kadın uzanıp düş görüyor içimde, yağmur damlalarının çarptığı bir pencere ayırıyor onu defalarca sağ kalmış kadından, yansımalarla dolu bir pencere, bir uçurum… Henüz doğamamış bir başka kadın dinliyor, dinliyor… Hangisinin sesini, hangisinin suskunluğunu işittiğini, üstlendiğini bilemeden… “Ben” diyorum, benden daha eski, daha uzun ömürlü bir cesaretle, yarını, bir sürü yarını göğüsleyebilecek sözcüğü çağırıyorum.

Şu bizim “korkunç” kadınlığımız! (Gerçeği sadece tırnak içinde veren ironi!) Üç noktasız bitiriyorum bir 8 Mart yazısını… Geç kalmış, gecikmiş, tamamlanmamış bir 8 Mart yazısı daha! “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!” diye hatırlatıyor doğum günüm, olanca ironisiyle. By Özgür Gündem