Görülmemiştir

Yanlızlığını biliyorum.
Yorgunluğunu, yakıcı susuzluğunu, yay gibi gerilmiş bir bedenin kasılmalarını, titremelerini, dişlerini birbirine kenetlemiş ızdırabı… O yabanıl, yabancı, yırtıcı acıyı… Her yönden kuşatan, her an saldıran, kabarıp taşan, önüne çıkan herşeyi yutan o korkunç… “Bedensel acı” dedikleri, ama onu sığdırmaya calışan tüm kavramları birer zarmışçasına parçalayan hantal bıçak! Boğuk boğuk hecelerle dile getirir kendini o, tenha ve tekinsiz cümleler kurar. Gecenin yolları kadar ıssız, uzun bir cümlenin orta yerinde bırakıverir sözcükleri… Yitip giden yollarında kanın, geri—dönüşsüz, girdaplı.

“ Cezaevlerinde 162’si ağır, 544 hasta tutsak yaşam mücadelesi veriyor. Adli Tıp Kurumu’nun ‘cezaevinde kalamaz’ raporlarına rağmen, çeşitli yasal engellemelerle tahliye edilmiyor.’’

Önce birkaç damla, belki bir avuç, tuhaf, vakitsiz bir çiçeklenme gibi. Kıpkızıl bir birikinti, ansızın uyanan, kadim korkularla kıpır kıpır. Birdenbire karanlığa açılmış bir kapı gibi. İncecik bir insan gövdesinin sığabileceği darlıkta bir kapı, sonsuzluğa kapanan…

“Müebbet cezası alanlar, ne suretle olursa olsun, ölüm riski olsa dahi bırakılmayacak,” diye buyuruyor yasalar. Ölüm sınırında olsa dahi… Tek başına bir hücreye atılacak.

Terk edilmiş, ikiye ayrılmış bir kabuğa benzeyen bedeninin kendi kendine gerçekleştirdiği tuhaf, vakitsiz, son bir çiçeklenme. İçerideki, en içerideki bir yarılmanın yıllar sonra yüzeye vurmuş belirtisi belki. Bir zamanlar adeta sahip olduğun bu beden, mutlak ve bulanık sınırları varoluşunun, anbean daralan… Vargücüyle direniyor, karşı duruyor, derinlere saklıyor kemiklerini, sırları gibi. Kuytularında saklıyor kaybettiği, kaybedeceği herşeyi… Kapanmayan bir yara, kabuk kabuk susuyor.

“Tutuklu olanlar, cezası kesinleşmemiş olanlar, hastalıkları ne olursa olsun, tahliye edilmiyor. Felçliler, engelliler, yatalak olanlar, hastalıkları cezaevi koşullarında tedavi edilemeyenler…”

Dört yönden yükseliyor duvarlar, kapanıyor, kalınlaşıyor, çepeçevre susuyor. Bir duvar boyu ufkun ufka uzaklığı, ama amansız bir bıçak senin ufkunu biteviye oyup duruyor. Hızla geriye çekiliyor dünya,kalabalık, uğultulu ve gelgeç dünya, başkalarının dünyası… Yalnızca bir anı artık o, bir düş, içinden çok erken çıkıp gittiğin bir resim. Ama karanlıkla birlikte, olanca ağırlığıyla çöküyor göz kapaklarının üzerine… Gece, insanların gecesi, sanki kendini senin gözlerinde tanıyor. Bu yüzden kırağıya kesmiş buluyorsun kirpiklerini, gri şafaklarında bir cezaevinin.

“Ocak 2013 demokrasi paketi, tahliye için toplum güvenliği koşulunu getirdi. Adli Tıp raporu değil, Terörle Mücadele4den alınan polis raporu belirleyici oluyor.”

Duvarla duvar, geceyle gece arasında, korkunç sınırlarında bedenin… Bir zamanlar adeta sen olan bu beden, şimdi çamura bulanmış bir savaş alanı, canlıyla cansızın birlikte çürüdüğü… Tek varoluşun, son ülken, sessizce çiçeklerini büyütüyor. Burada düğümleniyor zamanlar, geçmişle gelecek iç içe geçiyor, yaşanmışla hiç yaşanmamış… Burada başlıyor daha ıssız yollar, daha uzun sürgünler, her yol sanki bir yıldıza açılıyor, sessizliğe doğru akıyor bütün sözcükler, burada, senin gözlerinde sonlanıyor.

“Kişinin bu haliyle — yani ölmek üzereyken— serbest bırakılması, her ne kadar toplum güvenliği için teh arz etmiyorsa da,” diyor polis raporu, “serbest kalması örgüt tarafından propaganda amaçlı kullanılabilir.”

Sessiz, zapt edilmiş çığlığını işitiyorum, acıyla kenetlenmiş dişlerinin arasında, sustuğun sözcükleri arıyorum, yaralarından akıp giden kanı üstleniyorum. Yalnızlığını üstleniyorum.

Koskocaman cezaevlerinde Türkiye’nin, 544 hasta tutsak, 162’sinin durumu çok ağır… Bir cinayet, bir cinayet daha işleniyor, habire işleniyor. Üzerinde resmi, kan rengi mühür: Görülmemiştir. By Özgür Gündem