Sağırlık

“Hiç kimse duymak istemeyen birinden daha sağır olamaz.”

“Bilmemek ayıp, bilip de susmak suçtur.”

Kara Afrika’dan iki müzisyenin yalın cümleleri. Yalın, dosdoğru, tavizsiz. Herkesin ‘bildiği’ ama işitemediği sahici cümleler… Susmakla söylemek arasında günbegün, anbean sallanan keskin, o en keskin sarkaç. Bir çığlıktan çok ıslığı andıran sesiyle, görünmez darbeleriyle bir ‘vicdan’ biçimlendiren… Söylemekle işitilmek arasındaki o korkunç, aşılmaz uçurum. Çığlıklardan olduğu kadar suskunluklardan biçimlenmiş, bizim için bir ‘yazgı’ belirleyen… Yüreği, kapanmayan mezarlarla dolu bir savaş alanına çeviren mücadeleler, çelişkiler, pişmanlıklar, atılamayan adımlar…

Gözü karalık kılığına bürünen korku, yalnızlık. Geri dönüşsüz adımlar, kazananı olamayan savaşlar… Bedeller, bir insan ömründen daha ağır, daha uzun bedeller… Susturulmanın hiç yatışmayan, azalmayan acısı, susmanın suçluluğu. Geri döndürülmesi, telafisi, affı mümkün olmayan susma suçu. Karşılığında hayatla, kendi hayatınızla ödeme yaptığınız işitme ‘suçu’. Alıntıladığım ikinci cümle bir Berberi müzisyenin, yarım satırlık dipnotta “vahşice öldürüldüğü” belirtiliyor.

“Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğü” üzerine yaptığım iki konuşmayı özetleyeceğim. Ne yazık ki, karanlık ve kötümser bir yazı (dizisi) olacak. Aslında hemen herkesin ‘bildiği’ bir gerçeği, yazgımızı belirleyen ‘gerçeği’ biraz daha görünür kılmayı deneyeceğim. Türkiye’nin doksanlı yıllara, hatta daha da gerilere doğru keskin bir U—dönüşü yaptığına inanıyorum. Hemen herkesin durmamacasına ‘konuştuğu’, konuşmak adına ama sanki işitmemek için konuştuğu,özgürlükten özerkliğe, kimlikten yüzleşmeye pek çok kavramın havalarda uçuştuğu, verilen, verilmiş, verilecek haklardan, kazanımlardan vb. sürekli söz edildiği bu günlerin, aslında toplu halde susturulduğumuz bir dönem olduğuna, hak ve adalet gibi kavramların anlamsızlaştığı bu dönemde, özgürlük ve özne, gerçeklik ve hakikat gibi kavramları da giderek yitireceğimize inanıyorum. Üstelik içinden geçtiğimiz bu karanlığın, hakların gıdım gıdım da olsa, kanırtarak da olsa, ‘verileceği’ o kutlu, belirsiz günden önceki ‘son tünel’ olmadığına, tam tersine giderek kalıcılılaştığına dair işaretler de var. Türkiye bir hukuk devleti olmaktan bütüyle çıkmıştır, diye yazacağım ve ne yazık ki, bu bir kapanış değil açılış cümlesi olacak.

2011 yılında ‘suçlu’ bulunan sözler:

İzmir’de ‘Dur’ ihtarına uymadığı gerekçesiyle öldürülen Baran Tursun’un babası Mehmet Tursun’a 301’den dava açıldı, ‘davada sahtekarlık yapıldı’ sözü ,11 ay 20 gün hapisle cezalandırıldı, ceza ertelenmedi, para cezasına çevrilmedi.
Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun, halk sağlığı ile ilgili bir araştırmanın sonuçlarını açıklandığı için yargılanması istendi, 2 yıl ile 4 yıl arası hapis istemiyle yargılanabilir.
İzmir’de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlamaları öncesinde, hazırlık toplantısında konuşma yapanlar ‘suçu ve suçluyu’ övmekten bir yıl ile bir buçuk yıl hapis cezaları aldılar, konuşmaları Kütçeye çevirmek de bir yıl hapisle cezalandırıldı.
Yuksekovahaber.com internet sitesinin yayın yönetmenine “Biz kardeş değiliz” başlıklı yazıyı yayımlamaktan ötürü bir yıl hapis cezası verildi, ceza ertelendi.
Bahadır Baruter hakkında, Penguen dergisinde yer alan bir karikatür nedeniyle, ‘dini değerleri aşağılamak’tan dava açıldı.
William Burroughs’un “Yumuşak Makine” kitabının yayıncısı ve çevirmenine, Palahniuk’un “Ölüm Pornosu” kitabının yayıncısı ve çevirmenine “müstehcenlik” suçlamasıyla dava açıldı.
Polis kurşunuyla öldürülen Festus Okey’in davasında ÇHD adına müdahil avukat olmak isteyen Güray Dağ’a “yargılamayı etkilemeye teşebbüs”ten dava açıldı.
TEKEL işçilerinin 4C satüsüne geçirilmelerini protesto eden 111 kişi hakkında 3 yıl 6 aydan 8’er yıla dek hapis istemiyle dava açıldı.
Ölüm orucunda ölen kızının fotoğrafını taşıyan anneye “örgüt propandası yapmaktan” 1 yıldan 5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. By Özgür Gündem