Yazılmamış

Zor, bir çiçeklenmeyi başarmak.Uzun, beyaz bir mevsimin ortasında, günün çıplak, keskin ışığında, sessizliğin gözcülük yaptığı mırıltıların arasında… Zor bunca gecikmişken… Herşeye karşın deniyorum. En azından denemem gerek, başka çarem yok sanırım.

Bir kez daha suskunluğun tam ortasından konuşuyorum… Konuşuyorum, her şeyi kaybetmeyi göze alıyorum. Sürgün, bir kez daha. Ancak böyle, ancak şimdi, sözcüklerin kısır toprağında yolumu açarken, bu bir yolsa eğer, çabucak silinmişin, yerinden edilmişin, unutulmuşun izinden gidiyorum. Ama bir şey var ki…

Zor, bir kez daha, şimdi, böylece söze girmek. Bütün kayıplarından sonra hayatın… Bunca gecikmiş. Hep gecikmiş, hep zedelenmiş. Konuşmak, sözcükleri çoktan ele geçirmiş bir dünyada… Dile gelir gelmez yolculukları bitiyor sözcüklerimin, kendileriyle bir ve aynı olmadıklarını en baştan biliyorlar. Hayatın bütün kayıplarının ortasından geçip kendilerine dönüyorlar. Dönecek başka yerleri olmadığı için…

Eski cümleler bunlar, eski bir kitabımdan alıntıladım. Yazılmamış bir yazının yerine: ‘Savaştan önce son çıkış.’ Yazılamamış bir yazı… Haftalarca bitirilememiş, son cümleye varamadan soluğu kesilmiş. Gecikmiş, çok gecikmiş…

2010 yılında başladığım Suriye dosyası. 20. yy Suriye tarihi, Ortadoğu projeleri, yeni Ortadoğu projeleri, Arap baharları, kışları, petrol ve doğal gaz yolları, İslam ve kapitalizm… Taşlar biraz daha yerine otursun, derken… Bir günden bir güne toplar patlayıverdi, saman altından yürütülen bir savaş resmileşti. Benim küçücük coğrafyamda, Mur Irmağı ile katedral arasında, tatsız bir günün ortasında,bir kahve molasında… Çanlar on ikiyi vurdu, önce yelkovan sonra akrep, yeniden doğmaya çalışan barış sözcüğünü biçip yoluna devam etti. (Doğamayan her şey ölmek ister, bu da eski bir cümlem) Ama ‘Suriye’nin , 2010’da başlanmış bir yazıdan, köşe yazarlığı sorumluluğu hatta gösterisi adına başlanmış bir yazıdan bambaşka bir anlamı var birkaç aydır… Bir kişi, epi topu birkaç saat konuştuğunuz, epi topu birkaç ay haber alamadığınız bir kişi, binlerce yazıdan fazlasını anlatır suskunluğuyla… Savaş böyle bir şey galiba… Söz gelimi bir kişi, romanınızı Arapçaya çevirmiştir, sizi sizden iyi tanıyordur aslında ama onca yolu aşmış, tanışmak için Halep’ten İstanbul’a gelmiştir. Hayatını anlatmak, size anlatmak istemiştir, bir kahve molasında… Annesinin Kürt olduğunu öğrenirsiniz lafın arasında, öğrenci hareketine katılmış, onbeş yıl cezaevinde kalmıştır. Son kitabınızı okuyup okumadığını merak edersiniz, nedense herkesten çok onun okumasını, onun sevmesini istersiniz kitabınızı… Bir gün onu da çevireceğini söyler, onbeş yıl hapis yatmış adam, taş binayı anlatmış kadına, şehrine geri döner. Savaş böyle bir şey işte, insan en kötüsünü düşünüyor… Çok özel bir yeri olsa da pek arayıp sormadığınız biri bir gün ortadan kayboluyor, sonra biri daha, daha yakın biri, sonra en yakındaki… Darbe dönemleri, ya da içinden geçtiğimiz toplu tutuklama dönemleri gibi. Hayatınızı ‘hayat’ yapanların, sizin hayatınız kılanların öteki insanlar olduğunu, çok geç, onları kaybettikten sonra anlıyorsunuz. Onlarla birlikte günbegün azala azala, her yol ayrımında kaybola kaybola… Şu an cezaevlerindeki yüzlerce öğrenci, ya da ana babaları cezaevinde olduğu için akrabalarının yanında büyüyen yüzlerce çocuk, günü geldiğinde, bize ‘hayatı’ anlattıklarında —ki anlatacaklar— şu anda sonsuza dek kaybettiğmizin ne olduğunu işitebileceğiz. Yazılmamış ikinci yazım Türkiye’deki farklı gerçeklik algıları, çok uzun sürmüş bir savaş durumunun da yol açtığı gerçeklik parçalanması üzerineydi. Buralarda bulabildiğim üç ayrı gazeteyi taradım, kongre haberlerini, demeçleri, yorumları, Malazgirt göndermelerini vesaire okudum ve şimdilik vazgeçtim! Bugün, şu an ‘gerçeklik’ kavramı üzerine yazmak…

Ekim ayının ilk haftası siyasi sebeblerle 150 kişi gözaltına alındı (elbette pek çok gazete bunu haber yapmadı). Vicdani retçi Halil Savda ve barış yürüyüşçüsü arkadaşları, Roboski’den Ankara’ya yürürken Osmaniye’de durduruldular. Coplandılar, kelepçelendiler, yerlerde sürüklendiler. Türkiye’nin gerçeğini anlatmak için başka söze gerek yok, başka sözün yeri de yok…

Ama Halil Savda ve arkadaşları yollarına devam ediyorsa, biz de edebiliriz. Hayatın bütün kayıplarının arasından barış sözcüğüne tutunarak geçebilir, toplu mezarların, katliamların, bombaların ortasında bir çiçeklenmeyi gerçekleştirebiliriz. By Özgür Gündem