Alay

“Şiddet çarkının giderek hızlanacağını” yazmamın üzerinden bir yıl geçmiş. Şimdi, bugün aynı sözcükleri yinelemenin zorunluluğu, aciliyeti üzerinden de söze girilebilir, ama işin acısı, anlamsızlığı, boşunalığı üzerinden de… Aynı sözcükler yinelendiğinde, başka anlamlar yükleniyor. (Asıl anlamlarından koptukları gibi, ‘barış’ sözcüğünün boş bir sayfaya dönüşmesi gibi.) Daha da kötüsü, gelecek demek, bugün, bu saatte, hayal dahi edilemeyene işaret ediyor. Korkunca… Savaş, yıkım, acıya…

Son biçimini savaş ortamında almış bir polis devletine, kör nefrete, körleştiren korkuya, katliamlara, kıyımlara, tepeden tırnağa hınca kesmiş insanlara, halklara… Halkların ve bireylerin ve bütün erdemlerinin kurban edildiği kanlı bir sunağa… (Korkuncun haberciliği dahi, duygusal bedeli ağır bir acımasızlığı talep ediyor,) Yaklaşmakta olanın durdurulamayacağının kuşkusu, korkusu… Bütün sözcükleri dipten dibe oyan bıçak… Tekrar denemek, çabalamak, bir sonsuz kez daha denemek gerekiyor, çünkü umudun kendisi bu sonsuzca, umutsuzca çabada diriliyor.

Baştan başlayalım. Şiddet çarkını devletin çevirdiğini— hem en genel anlamıyla, hem de bizim coğrafyamızda—yazmış, bu çarkın nasıl hızlandığına dair sayılar sıralamıştım. 2011 yılının ilk altı ayındaki ölümler, bildirilen insan hakları ihlalleri, tutuklamalar, biçilen cezalar… Epeydir ölüm seyir defterini okumuyorum, beşbin civarındayken toplu tutuklamaların hesabını tutmayı da bıraktım. (2012 yılında tutuklu gazetecilerin sayısı iki misline çıktı, şu an 83 gazeteci 1375 yılla yargılanıyor.) Bu sayının işaret ettiği olgulardan biri, artık gerçeği bilmemizin hemen hemen imkansızlaştığı… Ne patlayan bombaların ardında yatanı, ne cezaevlerinde, alev almış vadilerde olup biteni… Bilmemize resmen izin verilenden daha fazlasını öğrenmemiz mümkün görünmüyor.

Son bir sene içinde onlarca gazeteci, muhabirinden edebiyatçısına, farklı siyasi görüşlere sahip onlarca ‘kalem’ susturuldu, yüzlerce, binlerce öğrenci, hukukçu, siyasetçi, dernek, parti, sendika üyesi, milletvekili gibi. (Benim okuduğum köşe yazarlarının neredeyse tamamı işinden oldu, geride kalanlarsa ağır tehditler altında yazıyorlar.) Devletin politikalarının şiddet ortamını körükleyebileceğine dair en makul uyarı bile hınçla, nefretle karşılandı, en yumuşak muhalefet, belki ‘muhalefet’ bile fazla, eleştiri diyelim, hakaret salvolarıyla bastırıldı. Akıl tutulması öyle boyutlara vardı ki, haydi buyrun savaş alanına diye yazanlar değil, yazmayanlar sorumlu tutuldu savaştan, gazeteciler ‘tutuklama’ listeleri hazırlamaya soyundu. ‘Siz tutuklayın, nasılsa kılıfını buluruz’ zihniyeti hiç utanıp sıkılmadan açık edildi. Aynı görüşleri savunmak zorunda değiliz ama görüşleri yüzünden baskı görenleri savunmalıyız. (Bir kez daha yazıyorum, alay konusu olan saflığımla…) Ya da kestirmeden gidebilirim: Zorba zorbalığını yaymak zorundadır. Her zaman çıkar daha ‘tutuk akıllısı’, birisi de günü gelince sizin adınızı koyduğunda şaşırmayın. (İnsanın ilk tepkisi şaşırmak oluyor.) Kürtlerin çoktan sahip olmaları gereken hakları savunanlar mı… Çoğu cezaevinde, insan ömründen uzun cezalar istedik, A timleri yetiştirdik, bir telefonla operasyon düzenleyecek mevzuatlar hazırladık. Neyin hak olup olmadığına karar vermek için daha kaçbin kişiyi tutuklamamız gerektiğini hesaplıyoruz. Kolluk amirlerinin yargılanmasını HSYK’nin iznine bağlayan son düzenlemeyle polis devletinin bir çivisi daha çakıldı. (O amirlerin kaderlerinin de, tıpkı bizimkiler gibi, bir başkasının iki dudağından çıkacak karara bağlı olduğunu hatırlatmak da bana düşmez belki.)

Bilinen bir gerçektir: Bir kimliğin, birliğin inşası ötekine, günah keçisine, şeytana ihtiyaç duyar. O orada durduğu, tehdit oluşturduğu, yok edilip yenilendiği, çoğaldığı sürece, herşeyi gözden çıkarırız. (Aklımıza bile gelmez susturulan sendikacılarla, gazetecilerle kendi haklarımızı da yitirdiğimiz…) Bundan böyle her şiddet eylemi, yol açtığı korkunç acılarla, yıkımla, hınçla birlikte, artık kalıcılaşmaya başlayan polis devletini daha da pekişterecektir.

‘Kim o zaman,’ diye sorar Dostoyevski son yapıtında, ‘kim insanoğluyla böyle alay eden?’ Herşeye karşın ‘mutlu sonla’ biten, insanoğlunun herşeye karşın, hükmetme ve hükmedilme, ölme ve öldürme tutkusuna karşın, gene de hayattan yana olabileceğini söyleyen son yapıtında… By Özgür Gündem