Kül

“Ve benim korkunç öyküm anlatılana değin
Şu içimdeki yürek yanmaya devam edecek’’

Ama nasıl anlatılır ki? Şimdi, burada, uzaklarda, bunca yıldan, bunca yıllanmış sözcükten sonra… Sözcükler kuru ve çıplak, herbiri birer maske, birer kabuk, o kadar. Çatlaklarında sahipsiz bir çığlığın uğuldadığı bir kabuk. Şimdi, burada, uzun yollardan, çok uzun ölümlerden sonra… Çiğnenmiş, tel tel olmuş, suskunluğa bulanmış sözcükler, canlı çamurdan yoğrulmuş… Herbiri birer yankı, o kadar, sonsuzca, umutsuzca yinelenen, sadece ölülerin bakışında geri çekilip taş kesilen…

Korkunç bir öykü, orada, görünmez olmuş karşı kıyıda, zamandışılığın insafında bekliyor. Bomboş bir yol, çoktan topraklaşmış bir mezar gibi, bütün zamanların insafında… İçinde herkesin ve her şeyin kaybolduğu bir yol gibi. Şu korkunç öyküm benim, orada, bırakıldığı yerde, aynı bitimsiz, dipsiz gecede bekliyor, karanlığa alışmış gözleriyle bana bakıyor. Hayaletlerin dolandığı bir aynada kendi suretini ararcasına, sönmüş bir dünyaya bakıyor… Bir uçurum ayırıyor bizi, bir uçurum birleştiriyor. Sesleniyor, susuyor, hatırlıyor, unutuyor, düş görüyor. Bir insan yüzünün ardından konuşmak istiyor belki, bir soluğu olsun, başlangıcıyla sonları olsun, belki sonsuzluğu, topraklaşmayı istiyor, ışığı özlüyor… Çırılçıplak ve kan içinde… Kabuk kabuk çözülüp bütün zamanlara dağılıyor, sözcük sözcük kopuyor kendinden, geceninkinden ayırt edilemeyen bir karanlığa karışıyor. O çaresiz tükenme tutkusuyla, kıvrılıp kalıyor kendi içinde, çamuruna bulanmış insanların dünyasının… Suyun yollarını izleyerek toprağa akıyor. Katillerin ve kurbanların gecesini tanıyan toprağa… Şu benim korkunç öyküm, hep deşilen bir yara, kapanmayı bilmeyen…

Eğilip topluyorum sözcüklerimi, taştan, topraktan, çamurdan… Dikenli çalıları, kırılmış dalları aralıyorum, eşeliyorum çoktan soğumuş yüreğini dünyanın, el yordamıyla ilerliyorum birbirine dolanmış gölgelerin arasında, teker teker koparıyorum sözcüklerimi bu ıssızlıktan… Her sözcük, hayaletlerin baktığı bir ayna, aynadaki yankı, bakışın kanattığı uçurum… Eğilip eşeliyorum karanlığı, toprağınkinden ayırt edilemeyen karanlığını insanın… Bir avuç dolusu kül, yüreğimdekinin aynısı.

Kül, kemikler, suskunluk…

&

Masadan kalkıyorum, bir kez daha vazgeçerek… Öğle olmuş bile. ‘SAKATLAR KERVANI’ başlıklı sayfa bomboş duruyor. İçinde herkesin, her şeyin kaybolduğu bir yol gibi, orada, karşı kıyıda… Gecenin dalga dalga taşıyıp bende bıraktığı sözcüklere bakıyorum, zırhlarına bürünüyorlar gün ışığında, ama ben kendi kanıma yenik düşüyorum.

Orada, yılların, yolların tozuna bulanmış, çamaşır suyu kokan bir boyunluk, şu benim korkunç öyküm, sessizce bekliyor. Ne gösteren, ne gizleyen bir ayna gibi. Sanki bir sesin kendi içinden konuşmasını anlatmasını bekliyor. Bir kez daha hayatla dolmayı boş yere bekleyen metruk bir kabuk gibi. Şu benim… hep deşilen bir yara, kapanmayı reddeden…

Kül, sözcükler, suskunluk… Bir avuç dolusu kül, yüreğimdekinin aynısı. By Özgür Gündem