Düzlükler—dağsız, denizsiz

Sol yanımızda buğday tarlaları, sağımda sık dikenli çalılar…

Şose yol, dar ve engebeli, kıvrıla kıvrıla kilometrelerce akıyor, akşamın loş karanlığında görkemli kulesi seçilen bir sınır kasabasına doğru…

Haritalarda işaretlenmemiş bir arka yolda yürüyorum. Issız, ansız, insansız…

Kuzey düzlükleri, dalga dalga kabaran bir deniz gibi, katman katman alçalıp yükseliyor, sanki bir sağa, bir sola kaykılarak ufka dek uzanıyor.

Dört yönden yükselen, yakınlaşan, kararan, kapanan ufka dek…

Tarlalar, çayırlar, insan boyunu aşan çalılar, meşe ve kayın ormanları. Düşbudaklar, çınarlar, akçaağaçlar, alçak tepelere sıralanmış, sanki sonsuzluğa gerilmiş bir perde gibi savrulan dizi dizi çamlar…

Upuzun, kocaman, devasa, ezici ağaçlar… Koyu, eski, derin bir yeşile sızan kestane rengi, hüzünlü bir mor, kahve, altın rengi…

Küskün ve kararsız kuzey güneşi, Temmuz’da bir türlü batmaz. Duraksar, oyalanır, binbir tereddütle, pişmanlıkla, binbir ukteyle çeke çeke uzatır saatleri, bomboş bir çerçeve gibi asılı kalır batı ufkunda…

Ağır ağır silinircesine, kan kaybede kaybede ölürcesine çözülür, gümüş parıltılı, telkarili ışık yollarına dağılır. Sedef rengi, inci rengi, mercan rengi ışık yolları belirir gökyüzünde…

Gölgeler yok olur, ilk yıldızlar doğarken, erken sahte bir şafak, soluk ve güçsüz ama daha tutkulu bir şafak, çoktan tükeniş günü, bir başka sonla bitirir. (Gündoğumunu tek başımıza karşılar ama günbatımını ölülerimizle paylaşırız.)

Kuzey düzlüklerinde yürüyorum, dağsız, denizsiz, uçurumsuz… Binyıllardır ekilmiş, sahiplenilmiş, paylaşılmış, savaşılmış topraklarda, gidecek hiçbir yerim olmadan yürüyorum. (Yüzyıl önce, dünyanın en kanlı cephesinde, siperlerde ölmüş üç milyon insan, şimdi toplu mezarlarda yanyana yatıyor, hala kemikler fırlıyor tarlalardan.) Binlerce kez fethedilmiş, evcilleştirilmiş, resmedilmiş…

Hatırlamaktan ve unutmaktan yorgun düşmüş, kendi yabanıl uykusuna, ıssız, insansız düşlerine geri dönebilmek için, kendi gecesini bekleyen topraklar. Dalga dalga, renk renk yükselen, kabaran, tuhaf, tükenmeyen bir gerilimle bir o yöne, bir ötekine doğru kaykılan…

Aşina ama yabancı, çağıran ama fersahlarca uzak, seslense de suskunluğunu koruyan kuzey düzlükleri, gitme, sürekli gitme isteği uyandıran… Yerkabuğunun henüz katılaşmadığı zamanları andıran yumuşacık eğimleriyle, ne yöne gidersen git, hep dünyanın ucuna doğru gittiğini hatırlatan…

Baltayla kesilmişcesine aniden bitiveren bu gökyüzü belki, durmamacasına alçalan yağmur bulutları, tehditlerle, vaatlerle dopdolu, durmamacasına yükselen ufuklar…

Ne yöne yürürsen yürü, sanki gökyüzüne doğru yürüyormuşsun, adım adım yükseliyormuşsun hissini uyandıran… Heveslerde, hayallerle dolu, gencecik ayışığı gibi. Göğe, göğün sonsuzluğuna ve suskunluğuna, sessizliğine ve çağrısına doğru…

Yeryüzünün büyük yollarında, ardınsıra sürüklenen gölgen belki… Her adımda daha derinlere doğru gittiğini hatırlatan, kendi kara, kararan ormanlara doğru…

(Belki bir anısı kalır uzun, upuzun ağaçlarda, bu yollardan geçip gittiğimizin… Uzaklardan gelip uzaklara gittiğimizin… Bir buğday tarlasının sınırında, birdenbire durup, sanki bir ses ya da bir çağrı duymuşcasına, geriye dönüp bakarak, ıssızlığın arkasında bağıra bağıra ağladığımızın…

Bir cezaevindeki ağlayışın ansızın çıkıp gelmiş anısıyla…

Kısacık ve sonsuz bir an, ölüme de, hayata da açılan, yaklaşan, ‘evet’ diyen bir an boyunca… Belki bir anısı kalır bu uzun, upuzun ağaçlarda, kuzey düzlüklerinde bir anlığına durup yolumuza devam ettiğimizin…) By Özgür Gündem