Düzlükler (I)

Sol yanımda buğday tarlaları, sağımda sık, dikenli çalılar… Şose yol, dar ve engebeli, bir akarsu gibi kıvrıla kıvrıla kilometrelerce akıyor, uzaklarda, yalnızca görkemli kulesi seçilen sınır kasabasına doğru… Tarlaların arasında gizlenmiş bir kestirmede, haritalarda işaretlenmemiş bir arka yolda yürüyorum. Ipıssız, metruk, insansız, ansız… (Hemen hemen yirmi dakikada bir, yanımdan bir mobilet ya da toza bulanmış bir araba geçiyor, sağa sola çekilip bağıra çağıra selamlaşıyoruz.)

Bir oraya, bir buraya kaykılıyormuş gibi görünen, göz alabildiğine uzanan düzlükler… Tarlalar, çayırlar, insan boyunu aşan çalılar, meşe ve gürgen ormanları… Sonsuzluğa açılan ya da kapanan, bir kapı, bir perde gibi alçak tepelere sıralanmış çamlar. Upuzun, kocaman, devasa ağaçlar, öylesine sessiz ve sonsuz ağaçlar… Hep içine kapanık, hep kararsız kuzey güneşi haziranda çok geç batar. Ağır ağır hazırlanır, gün boyu sakladığı sırlarını açmaya, hep biraz gücenik, biraz tutuk, duraksar, oyalanır, sanki içinde kalmış bir ukdeydi, çeke çeke uzatır saatleri, esnedikçe esneyen bir deri gibi, hikayesini bitirmek istediğinde, tek bir kişi bulamaz, onu dinleyecek… Geceyarısına dek sürecek batı ufkundaki kor rengi, kul rengi aydınlık, yani önümde saatler var. Yürümek için gidecek hiçbir yerim olmasa da, gitmek için… Yürüyorum, yürüyorum başını alıp gitmeye hiç benzemeyen, bir nebze özgürlük hissi uyandırmayan bir yolda, ayaklarım kanayıncaya dek yürüyorum. Biz zamanlar, üç milyon insanın birbirini öldürdüğü kuzey düzlüklerinde…

Gerçeğin gerçek olduğu anlar vardır, içinde kalmak kadar geçip gitmenin de imkansızlaştığı anlar… Bir iğne deliğinden geçercesine, içinde geçmek zorunda olduğun anlar… Koskoca geçmişin, bütün ben’lerin, gölgelerinle birlikte… ‘Cezaevi’ cezaevi olur o an, ‘geçmiş’ geçmiştir artık, ‘uzaklar’ uzak, ‘sürgün’ ebedi sürgündür. Yarı karanlıkta gözlerini açmış, üzerine kapanan çiçekbozuğu bir yüzle karşılaşmışsındır. Çıplak, derisi yüzülmüş, kemikleri belirmiş ‘gerçek.’ Bolca bulabildiğin bütün imgeler, sıfatlar, cümleler lime lime dökülür üzerinde… Hayatı, avuç içi bir aynaya sığdıran metaforlarını tüketmiş, kimbilir hangi dip akıntıyla, kendi hikayenden dışarı sürüklenmişsindir. Kendi yalnızlığın bile sırtını dönüp gitmiş, başka başka yüzlerde yoluna devam etmiştir. Ebedi sürgün, biri geçmişte, diğeri gelecekte saklı, iki düşsel liman arasındaki yolcu! Ağırlaştıkça ağırlaşan bir bavul, cart pembe bir naylon torbadan taşan kimlik belgeleri. Alınması gereken belgeler, izinler, vizeler, verilmesi gereken belgeler, sözleşmeler, kararlar, parmak izleri… Kabuller, retler, aşağılanmalar. Başka başka dillerde bildirilen buyruklar, kurallar, astığı astık yasalar. Saat başı değiştirilen kararlar, nedenli nedensiz suçluluklar, verilemeyen yanıtlar, kurulamayan cümleler… Yarıda kesilen cümleler… Fazla uzun, fazla acılı bir boğulmaya benzeyen, kalbin ısrarla atarken, parça parça ölmeye benzeyen bir duygu. Oysa ayrılık acısı bile çoktan hissedilmez olmuştur. Çok geçtir yazılmamış hikayeler artık pişmanlıklar için, okunmamış kitaplar, söylenmemiş cümleler için. Türkiye’den getirdiğin son kitabı bir otel odasında bırakmışsındır, evini aradığında telefonunun kapandığını söyler mekanik bir cihaz, İngilizcesini, Fransızcasını öğrendiğin bir ağacın adını boş yere hatırlamaya çalışırsın anadilinde, reçetesiz alınamayan son ilacını, kirli bir istasyonda düşürmüş, bir cenazeyi daha kaçırmışsındır. (Keşke bir kez daha, bir kaç dakika daha konuşabilseydin!) Biri evlenmiş, biri en sevdiği yakınını kaybetmiş, biri, biri, biri daha cezaevine girmiştir. (Derdini hiçbir zaman anlatamadın, son bir konuşma şansın daha olsaydı anlatabilir miydin?)

“Merhaba. Kuzey Fransa’dan arıyorum. Kontörüm bitmek üzere. Oralar nasıl?”

“Burası… bildiğin gibi.”

Hemen hemen yüzyıl önce, üç milyon insanın birbirini öldürdüğü çayırlarda yürüyorum. Ayaklarım kanıyor. Özgürlüğe benzemiyor bu duygu. Haftalardır internetsiz ve gazetesizim ama Büyük Korku Ülkesi, uzadıkça uzayan gölgem gibi, hep benimle.

“Cezaevinde yangın çıktı, onüç kişiyi diri diri yaktılar.”

“Buralar bildiğin gibi, cehennem.”

“Topla artık kendini, bir kağıt, bir kalem yeter sana.”

“Bizler de… bizler de parça parça ölüyoruz.” By Özgür Gündem