1993 yılı, Afrikalılar

1993’de, İstanbul’da Afrikalı göçmenlerle yaşadım. Anlatabildiğimden çok daha fazlasını gördüm, gördüğümden fazlasını anladım. 20 yıldır, o günleri her anlatışımda beni susturanlar, umarım bu gün ırkçılıkla yüzleşmeye biraz daha hazır…

Bu yazı on küsür yıl önce Radikal’de yayımlandı. Anlatılanlar bütünüyle gerçektir, hatta gerçeğin olabilecek en yumuşatılmış anlatımı… Yalnızca kişilerin, hiçbiri 90’lar Türkiye’sinden sağ çıkamayan kişilerin isimleri değiştirilmiştir.

***

27 Eylül 1993’te, sabah sekizde telefon çaldı. Daha bir gün önce vardığım bu kıyı kasabası için ürkütücü erkenlikte bir telefon… “Rahat konuşabiliyor musun?” diye sordu S., Mandingaca. Güçlükle anladığım anadilini kullanması bir felaket habercisiydi. “Ali’yi öldürdüler. Dün gece.” “Hangi Ali?” sorusu çıkmış ağzımdan. “Senegalli, Fransa’da yaşayan.” Ali’nin hep durgun, göçmenliğin derin çizgileriyle dolu yüzü geldi aklıma. Yalnızlığı iyi tanıyan insanlara özgü beklentisizliği. Kendi düş ağacını budamış, dünyayla hesabını süresiz ertelemişti. Keskin, neredeyse bedensel bir acıyla hatırladım. Ona, Afrika’da en çok neyi özlediğini sormuştum. “Annemi”, demişti, açık yüreklilikle. Cihangir’in arka sokaklarını, —İstanbul’un “en” arka sokaklarındandı— zencilerden temizlemeye kararlı çeteleri biliyordum. Onlar da beni… Karanlık bastıktan sonra ava çıkar, bıçak kullanırlardı, arkaları sağlamdı. Adımın Jane olmadığını öğrendiklerinde, pusu kurmuşlardı. Karanlıkta ansızın cisimlenen belki sekiz kişi. “Geri dön”, demişti S. “Spreyini bana ver! Kavgayı beceremezsin, köstek olursun.” Haklıydı ama insan sevdiği birini tek başına ölüme yollayamaz ki! Bir mucize, kurtarmıştı bizi. “En az otuz yerinden bıçaklanmış. Önce kim olduğunu çıkaramadık, bir tutam beyaz saçı vardı, öyle tanıdık.” “Polise gittiniz mi?” Acı acı güldü S., buna gülmek denirse. “Onlar geldi. Ceset bizim kapıya bırakılmış. Geceyi nezarette geçirdik.” Sesindeki canı yanmış insanlara özgü bitkinliği ancak o an anladım. Ama insan sevdiği birine soramaz ki! “Sveta bizdeydi. Kızı fena hırpaladılar. Sen yakayı sıyırdın.” Doksan üçte, zenci evleri sık sık basılırdı. Geceleri defalarca sıçrayarak uyanır, sokağı dinlerdim. Korkunç düşler görürdüm. Kara coplu bir adam üzerime yürür, kara şeyleri pek sevdiğimi söylerdi. “Yapabileceğim bir şey var mı?” S. gülme yerine geçen eylemini yineledi, telefon kapandı. (Bir hafta sonra bir düş daha gördüm. Ali’nin bulunduğu yerde, var gücüyle koşan bir zenci, kargatulumba beyaz bir arabaya bindiriliyordu. Düş o kadar netti ki plaka bile seçiliyordu. Düşümü hemen unuttum.) Doksan üçte bir zenciyle sokaklarda el ele dolaşmak, Nazi Almanyası’nda sarı yıldızla dolaşmaya benzerdi. Çocuklar bisikletlerini üzerime sürer, gençler yolumu keser, kadınlar çöplerini kafama boşaltırdı. Küfürler, hakaretler yağmur gibi yağar, Siyah—beyaz “Beşiktaş” bağırışları yol boyunca adımlarıma eşlik ederdi. Cici bici hanımların, takım elbiseli beylerin bile edecek bir çift lafı olurdu. Restoranlardan, pastane kapılarından kovulurdum. (Ali’yi değil, kendimi anlatıyorum. Yoksa kendimi Ali mi sanıyorum?) Jane, Türkçe bilmeyen saf İngiliz kızı, aptallık maskesinin ardına sığınmış, cam gibi donuk yüzüyle yürür geçerdi. Buz kesmiş bir yürekle… Cevap vermek linçle sonuçlanabilirdi. Yolun Beşiktaş’tan Ortaköy’e sıkıştığı pazar ikindisine dek, yüzünün ortasına bir tükürük yiyene dek, Jane Jane’liğini korudu. (Bir düş daha: Gece yarısı sigara almaya çıkan S.’nin ardından silah sesleri duyuyorum. Cama koşuyorum. Yerde, kanlar içinde sürünüyor. Dört kurşun yemiş. Arabadan fırlayan adamlarca tekmeleniyor. İşte bu düşü unutabilmek için çok uzaklara gitmem gerekti.) Jane, o tükürükle, bir insanın bir başkasını aşağılamaktan tüm benliğiyle tatmin olabileceğini öğrendi. Düşlerini artık unuttu ama bütün kapıların yüzüne kapandığı yılı unutmadı. İşinde gücündeydi herkes, kendi kavgasında, kendi yasındaydı. Ülkede kan gövdeyi götürürken, kimse bulaşmak istemiyordu. Bunu anlıyordu ama gene de aklı karışıyordu. Beşiktaş’tan Ortaköy’e sıralanmış arabaların içinde kimler vardı? Dikiz aynalarında hiç kendilerine bakmışlar mıydı? Yüzlerine bir kez olsun tükürülmediği kesin, bunu garanti edecek biçimde yaşadıkları da. Herkes temiz, herkesin duruşu sağlam, coplu adam hep bir başkası. Vallahi billahi ben değilim. Ortaköy yolunda neredeyse linç edildiğimden mi nedir ve tek bir kişi çıkmadığı için midir, artık kimseye güvenemiyorum. Şimdi başka yalnız kadınları izliyorum dövülürken, utanç içinde gözlerimi indiriyorum. Çoktandır “Ali ben miyim?” diye sormuyorum, çünkü plakayı unuttum. Aynada bir çift gri göz görüyorum, cam gibi soğuk, “Yoksa katil ben miyim?” diyorum. Her yerde görüyorum coplu adamı, her yüzde ve sözde, ama artık düş mü, gerçek mi ayırt edemiyorum. Ali’nin ölüm şekli annesine bildirilmedi, adı faili meçhuller listesine eklenmedi. Meçhul, meçhul kaldı, çünkü ben bütün düşlerimi unuttum. By Özgür Gündem