Geri adım

Geçen hafta yazımı yollarken son anda başlığı değiştirdim. ‘Demokratik katliam teması üzerine bir giriş denemesi’ idi sanırım, ilk ve doğal başlık… (Daha önce, bir kez daha, asıl başlıktan vazgeçmiş, 2011 sonbaharının linç atmosferinde, ‘Kürt meselesi, Türk çözümsüzlüğü’nü bir hafta sonraki devam yazısına koymuştum.) Bu kez geri adım atmamın, bomboş beyaz kağıtlara vuran kemikli elimin gölgesi altında gerilememin sebebi, işaret ettiğim tuzağa yakalanma, sözcükleri gerçekliklerinden koparan bir dilin ayartısına, çığırtkanlığına ya da soğukkanlılığına kapılma korkusuydu. El yakmadan yazılamayacak, yazılmaması gereken bir sözcük: Katliam. Üst üste ölüler demek olan ‘katliam’. Ölüler, ölüler, ölüler… Çukurlar, cesetler, kayıplar, ağıtlar, sonsuza dek yitip gidenler…

Sakatlanmış, onulmazca yaralanmış, azalmış, eksilmiş, hayata,hayat adına ellerinde her ne kaldıysa, ona devam edenler… Belleği koskocaman, suskun bir mezarlığa dönüştürülmüş tanıklar, yakınlar, kaybedenler… Ölenler sonsuza dek susturulduğu için kurbanın hikayesi anlatılamaz, onun hikayesi anlatılmadan katliam anlaşılamaz, onun bir mezar kadar ıssız gözlerinin içine bakmadan ‘katliam’ yazılamaz. Sizi katliama yönelttiğine inandıklarınızın, aslında sizin benliğinizdeki bir boşluğa, sizin yüreğinizdeki korkunç yokluğa işaret ettiği kabul edilmeden, bu sözcükle başa çıkılamaz.

(Bu yıl, uzun zamandır ilk kez, içimden gelmedi ‘1Mayıs’ yazısı yazmak… Avrupa’nın göbeğinde, daha çok gözlemci sıfatıyla arşınlanmış yollardan da bir yere varılırdı kuşkusuz, ama ben geri adımımı sahiplendim. Tamillerin kıyısında köşesinde yürümek, anlamadığım bir dilde bağırdıkları sloganları dinlemek —bağırırken bile susuyorlardı sanki, bir türlü atılamayan bir çığlık gibi— taşıdıkları fotoğraflara bakmak… Sri Lanka modeli dedikleri bu fotoğraflardı herhalde. Kötü ışıkta, alelacele çekilmiş, benzerlerini binlerce kez gördüğümüz fotoğraflar… Diri diri yakılmış bir kadın vardı, kadındı sanırım, çırılçıplak, kapkara, kalabalıkların üzerinden akıyor, sanki bizler adına utanıyordu.)

Bu sözcüğün, bu uçurumun bir de diğer yakası var elbet. Sorgulanmayan, gölgelerin arasında bırakılan, kolayca üretilip vakti geldiğinde elden çıkarılan… Kutsallık halesiyle donatılmış kavramlar adına kollanan, sorunun değil de çözümün bir parçası olarak sunulan… Kendimizde değil, hep ötekinde aradığımız, adlandırdığımız: Katil… Katillerle kurbanların birbirine karışmış, upuzun, kapkara listesi… Suskun tanıktan iktidarın gönüllü susturucusuna, gözü kararmış tetikçiden mezar kazıcısına, belleğin mezar kazıcılarına dek giden, dünyanın en uzun listesi… İnsanları da, toplumları da birbirine bağlayan en derin, en sarsılmaz bağın suç ortaklığı olduğunun sinsi bilgisi…

Şu korkunç 2011 sonbaharının ve kışının, her sabah evlerin basıldığı, derneklerin, gazetelerin, konservatuarların tarumar edildiği, depremzedelere bayrak yollanıp şarkıların susturulduğu, Istanbul sokaklarında Kürt avına çıkıldığı, Ermeni olduğunu ‘açık eden’ bir kadının dövüldüğü, her hafta ortalama iki er intiharının bildirildiği, bir gösteriye katıldıkları, poşu taktıkları, Kürt meselesi üzerine bir kaç cümle kurdukları için binlerce insanın tutuklanıp akıl almaz cezalarla yargılandığı 2011 senesinin bir tanığı olarak… Öldürerek ya da cezaevine atarak susturulması gereken gazeteci listelerinin internetten öte köşe yazılarında verildiğini okumuş biri olarak… Vedat Aydın’ın cenaze töreni, Roboski üzerine yazmaya çalışmış biri olarak… Elbette inanıyorum, geçmişte olduğu gibi bugün de katliamların olabileceğine… Beni dehşete düşüren zaten kimsenin bundan zerrece kuşku duymaması. Ve ne yazık ki, bunca söz kalabalığında, demokratikleşme kıvılcımları göremiyorum. Göremiyor ve her ne olursa olsun, bir sonraki katliamı engelleme yükümlülüğümden geri adım atamıyorum.

Bizim, dillendirme, anlamlandırma, dönüştürme ve yüzleşme çabasında olan ‘bizlerin’, içimizde konuşan her neyse, kiminin vicdan, kimin yürek, kiminin’ İnsan’ dediği o ses adına, katillerin değil, katledilenlerin yanında durmamız, onların çığlığını, yazgısını, acısını üstlenmemiz gerektiğine inanıyorum. By Özgür Gündem